Üç Tarz-ı Siyaset
Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset
0

Tarih ve siyaset denilince akla ilk gelen isimlerden Yusuf Akçura‘nın kaleme aldığı Üç Tarz-ı Siyaset, bugün bile kütüphanelerimizin baş köşesinde yer almayı hak eden çok kıymetli bir eser. Bu eser Yusuf Akçura’nın çöküşteki Osmanlı’yı kurtarmak için Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük yollarını masaya yatırdığı, günümüze bile ışık tutan tarihi bir makaledir. Three Ways of Politics adıyla ingilizce olarak da lanse edilen eserde Osmanlı’nın son dönemini parçalara ayırıp analiz eden ve temel sorunlara değinip, bunlar için tedavi reçetesi sunan bir yazarın düşüncelerini okuyoruz.

  • Kitap Adı: Üç Tarz-ı Siyaset
  • Yazar: Yusuf Akçura
  • İncelenen Baskı: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yayınları, 2023, 10. Baskı
  • Fiyat Bandı: ~60 TL (15 Mart 2026 itibarıyla) (Not: Farklı yayınevlerinin etiketleri değişebilir.)

Sıkça Sorulan Bir Soru: Üç Tarz-ı Siyaset Nedir?

Peki nedir bu Üç Tarz-ı Siyaset derseniz; Yusuf Akçura’nın çöküşteki Osmanlı’yı kurtarmak için Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük yollarını masaya yatırdığı, günümüze bile ışık tutan tarihi bir makaledir demiştik. Akçura’nın 1904’te savunduğu bu üç ana akım ise şunlardır:

  • Osmanlıcılık: Tüm unsurları eşit bir Osmanlı milleti yapma fikri.
  • İslamcılık: Halifenin etrafında tüm Müslümanları birleştirme fikri (Pan-İslamizm).
  • Türkçülük: Irka dayalı siyasi bir Türk milleti teşkil etme fikri.

Kitap, yazarın kısa biyografisi ile başlıyor: aslında, yazarın hayat hikayesindeki dönüm noktalarından bahsediyor:

2 Aralık 1876 tarihinde Volga Nehri üzerindeki Ulyanovsk şehrinde doğdu. Harbiye Mektebi’nde okudu. 1897 yılında darbe girişimlerine katıldığı için tutuklandı.”

Padişah fermanıyla Trablusgarp’a sürüldü. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1899’da yaptığı girişimler sonucu Trablusgarp kenti içinde serbest dolaşma izni aldı. Kısa bir süre sonra Fransa’ya kaçarak Paris’te Jön Türkler’e katıldı.”

Yusuf Akçura Kimdir ve Bu Kitap Bize Ne Anlatıyor?

Bu alıntılardan da çok net anlıyoruz ki yazar oldukça çalkantılı bir süreçten geçmiş ama ne olursa olsun fikirlerinden zerre taviz vermeyip kalemini elinden hiç bırakmamış. Türkçülük, Yusuf Akçura’nın hayatında çok önemli bir yer ediniyor; nitekim Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra da bu konuda çalışmalara bizzat katıldığını, Türk Derneği ile Türk Ocağı’nın kurucuları arasında yer aldığını ve Türk Tarih Kurumu’nun ikinci başkanı olduğunu görüyoruz. Ölüm yıl dönümünde kaleme almaya başladığım bu yazıda, eserindeki tartışmaların günümüzde de devam ettiğini söylemek hiç de yanlış olmaz.

Üç Tarz-ı Siyaset, içindekiler kısmından anladığımız kadarıyla 4 bölümden oluşuyor. Bizi Yusuf Akçura’nın 1934 yılında Keçiören’deki çalışma odasında çekilmiş bir fotoğrafı ve ardından Ord. Prof. Enver Ziya Karal tarafından hazırlanmış harika bir önsöz karşılıyor. Tıpkı Akçura gibi Türk Tarih Kurumu başkanlığı yapmış bu önemli tarihçinin ağzından yazarın hayatını daha ayrıntılı öğreniyoruz.

Bu ayrıntılar arasında çok ilginç bilgiler var, örnek olarak şu cümleleri yazabiliriz:

Anası Bibi Banu Hatun, Kazan’ın tanınmış ailelerinden Hasanoğıllarındandı. … Türkçülük çalışmalarında, sonraları, ün kazanacak olan, İsmail Gaspirinski (Gaspıralı) eniştesi idi. … Çoğu kurmay adaylarının Abdülhamit istibdadına karşı duyduğu nefreti o da duymakta idi. … Amcasını milyonları ile başbaşa bırakan Yusuf, yüreği rahat, düşüncesi bağımsız Kazan’a geliyor. Mahmudiye medresesinde tarih ve coğrafya öğretmenliğine başlıyor. Bir yandan da Kazan Muhbiri Gazetesi’ni çıkarıyor. Rusya dışında, Abdülhamit istibdadına karşı çalışan Genç Türkler ile ilişki kuruyor. Mısır’da yayımlanan Türk adlı gazeteye “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı yazısını, buradan gönderecektir. … Yusuf’un Türkçülük konusunda gelişip olgunlaşması, doğrultusunu bulması, Paris ortamında gerçekleşmiştir.”

Bilirsiniz, kitap okurken kenarda köşede geçen isimleri veya bilgiselleri internette araştırmayı, ufak tefek tavşan deliklerine dalmayı çok severim; genel kültürümüzü besleyen asıl şeyler bunlardır. Okurken, “Mercanî makalesi, Yusuf’un yayımlanan ilk yazısıdır” notu çok ilgimi çekti. “Kim bu Mercani?” diyerek ufak bir araştırmaya giriştim. Öğrendim ki; yazar Akçura gibi bir Tatar alimi olan, 1818’de Kazan’da doğan Şehabeddin Mercani; Türk dünyasında tanınmış bir tarihçi ve ıslahatçı din adamıymış. Akçura’nın ilk çalışmasının kendisi gibi tarihçi olan bu isme ait olması beni hiç şaşırtmadı (Özellikle TDV İslâm Ansiklopedisi’ndeki Mercani başlığını okumanızı öneririm ).

Devam edelim…

Karal hocamız, Akçura hocamızın Üç Tarz-ı Siyaset adlı eserdeki düşünce dünyasının arka planındakileri şöyle özetlemektedir:

Bütün bu yayımlarda, iki husus dikkati çekmektedir. Birincisi Yusuf’un “Osmanlı Milleti” deyimini kullanmaktan çekinmiş olmasıdır. İkincisi de Osmanlı Devleti’nin kalkınması için yönetim biçiminin değişmesini yeterli görmemesi, Osmanlı toplumu için geniş çapta bir devrime ihtiyaç göstermesidir.”

Yine devamında Üç Tarz-ı Siyaset adlı eserin tarihsel geçmişinden ve mevcut elimizdeki eserin içeriğinden bahsedilmiştir:

Üç Tarz-ı Siyaset tez karakteri taşıyan büyük bir makaledir. Rusya’da yazılmış, Mısır’da Abdülhamit istibdadına karşı savaşan Türk Gazetesi’nin 24-34’üncü sayılarında yayımlanmıştır. … İstanbul baskısı 1327 (1912) tarihlidir, Yusuf’un makalesinden başka, Ali Kemal’in buna bir eleştiri yazısıyla, Yusuf’un arkadaşı Ferit (Tek)’in Ali Kemal’e cevap niteliğinde bir mektubunu kapsamaktadır.”

Üç Tarz-ı Siyasette Yusuf’un üzerinde durmuş olduğu ana konular sırasıyla şöyledir: – Bir Osmanlı ulusu meydana getirmek, – İslamcılığa dayanan bir devlet yapısı kurmak, – Irka dayalı bir Türk siyasal uluşçuluğu meydana getirmek. Yusuf, bu üç fikir akımına, Osmanlılık, İslâmcılık ve Türkçülük adını verdiği gibi, bazen de üç meslek-i siyasî de demektedir. … Yusuf, sözü edilen üç siyasal mesleği batı çıkışlı sayar. …”

Kitap içeriğinde merak ettiğim “Müslüman dünyasının birliği” konusunda neler yazıldığı konusunda, önsöz kısmında Karal hocamız, Akçura hakkında “Müslüman birliğinin meydana getirilmesinin uzun zamana bağlı bir iş olduğunu işaret etmekle yetiniyor.” diyor ve ekliyor: “Türk birliğinde en büyük rolü Osmanlı Devleti oynayacaktır. Bu rol, Japonya’nın sınırlar aleminde oynamakta olduğu rolün, beyazlar arasında benzeri olacaktır.” Önsözü de şu sözlerle bitiriyor:

Yusuf, “Üç Tarz-ı Siyaset” üzerinde düşüncelerini şöyle bir sonuca vardırmaktadır: “Osmanlı milleti yaratmak, kimi yararlar kapsamakta ise de eylem dışıdır. Müslüman birliği veya Türk birliğine yönelen siyaset, Osmanlı Devleti için aynı çıkarları ve sakıncaları kapsamaktadır. Eylem yönünden de aynı kolaylık ve güçlük vardır, denilebilir. Böyle bir durumda İslâmlık ve Türklük siyasetlerinden hangisi yürütülmelidir?” Yusuf’un tezi, bu soru ile ve aydınları düşünmeye davet etmekle sona ermektedir.”

Önsöz kısmından sonra, içindekiler kısmında bahsedilmeyen bazı alt başlıklar var ve bunların yayınevi tarafından mı yoksa Karal hoca tarafından mı kaleme alındığına dair bir ibare yok. “Üç Tarz-ı Siyasetin Tepkileri” kısmında söz konusu makaleye verilen tepkilerden ve bu tepkilerin özetinden bahsedilmekte, örneğin, “Ferit, Osmanlı milliyeti siyaseti izlenmesi konusunda ise, bu siyasetin geleceğinin parlak ve ümit verici olmadığını söyledikten sonra şu pratik sonuca varmaktadır: Fakat Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu koşullar içinde izlenmesi en kolay ve en yararlı olan Osmanlı siyasetini izlemektir.” (s. 3) ifadesine yer verilmektedir. Aslında burada yazılanları da devamındaki iki başlığın önsözü şeklinde nitelendirebiliriz.

Yine bir alt başlık olan “Üç Tarz-ı Siyaset Üzerine Düşünceler” kısmına “Yusuf’un 32 sayfalık bir makaleye sıkıştırmış olduğu fikirler çeşitli yönlerden önemlidir.” (s. 5) cümlesiyle başlanılıyor ve devamında Akçura’nın kaleme aldığı makalenin hem içeriği hem de verilen tepkilerinden bahsediliyor yine… Bu kısımda yer alan ve altını çizdiğim şu iki cümleyi sizlerle de paylaşmak istiyorum:

  1. Müslüman Arapların, Türkler içinde erimesi düşünülemezdi. Çünkü tarih boyunca din etkisi ile az çok Araplaşan Türkler olmuştu. Kaldı ki, XVIII. yüzyılın ikinci yarısından bu yana, Araplarda bir milliyet hareketi de baş göstermişti.” (s. 10)
  2. Napolyon Bonapart Mısır’ı istilâ ettiği vakit “Mısır Mısırlınındır” ilkesi ile bu eyaletteki Türk yönetimine bir aralık son vermiş ve çağdaş milliyetçilik ilkesini başlatmıştı. Mehmed Ali Paşa, XIX. yüzyılın ilk yarısında, bir Türk paşası olmakla beraber, Mısır ordularının başında ve Osmanlı padişah ve halifesine karşı savaşmıştı. Mahmut II, taht ve tacını bu Müslümanlara karşı, din düşmanı tanınan Rusya’nın yardımı ile koruyabilmişti. Bütün bu olaylar da bir “Müslüman birliği” kurma devrinin çoktan geçmiş olduğuna inandırıcı kanıtlar idi.” (s. 10)

Üç Tarz-ı Siyaset adlı makalenin günümüz Türkçesiyle olan çevirisine (içerisinde oldukça fazla eski Türkçe kelime olsa da) ancak 17. sayfa itibariyle başlıyoruz. Bu sayfaya kadar zaten makalenin ana hatlarına hakim olacak kadar kişisel yorumları okumuş oluyoruz. Makale ise şu cümleler ile başlıyor: “Osmanlı ülkelerinde, garpten feyz alarak, kuvvet kazanmak ve terakki arzuları uyanalı, belli başlı üç siyasî yol tasavvur ve takip (ébaucher) edildi sanıyorum: Birincisi, Osmanlı Hükümetine tâbi muhtelif milletleri temsil ederek ve birleştirerek bir Osmanlı milleti vücude getirmek. İkincisi, hilâfet hakkının Osmanlı Devleti hükümdarlarında olmasından faydalanarak, bütün İslâmları söz konusu hükümetin idaresinde siyaseten birleştirmek (Frenklerin “Panislâmisme” dedikleri). Üçüncüsü, ırka dayanan siyasî bir Türk milleti teşkil etmek.” (s. 17).

Bu görsel, Akçura'nın çöküşteki Osmanlı için masaya yatırdığı Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük yollarını bir 'yol ayrımı' veya 'keşif haritası' şeklinde görselleştiriyor. Her bir yol, metinde bahsettiğimiz gibi, farklı birer kurtuluş reçetesi olarak simgeleniyor.

Üç Tarz-ı Siyaset adlı makalesinde hocamız, hem kendi kişisel görüşlerini ortaya koyarken hem de okuyucu ile soru – cevap yaparak, okuyucuyu da düşündürmeye, kendi fikrinin arka planını anlatmaya çalışıyor, örneğin bu duruma “… Fransız milleti Cermen, Selt, Latin Grek ve daha bazı soyların birleşmesinden husule gelmemiş midir?” (s. 18) cümlesini gösterebiliriz. Yazar, özellikle İslam birlikteliği politikasının Osmanlı’nın en güçlü olduğu dönemlerde kullanıldığını “Yıldırım Bayezid, Fatih Mehmet ve Sokullu Mehmet bu fikre hizmet ermişlerdir. Birinci Selim’in ise hemen her hareketinde İslam alemini birleştirmek arzusu görülür.” (s. 19) ifadesiyle dile getirir ancak kendi makalesinin konusu, güçlü dönemin değil de Osmanlı’nın son döneminin eleştirisidir diye de ekler.

Yazar sadece kendi görüşlerini dikte etmiyor; okuyucuya “Ben Osmanlı ve Müslüman bir Türküm. […] Lâkin siyasî, dinî ve soya dayalı olan bu üç cemiyetin menfaatları müşterek midir?” ve “Filhakika neden Türkler veya Müslümanlar menfaatına hizmet edelim de meselâ Slavlar veya Ortodoksların faydası için uğraşmayalım?” gibi zor sorular sorarak bizi düşünmeye sevk ediyor. Tespitleri oldukça keskin; mesela İslam’ın kuvvet kazanmasının gayrimüslimleri ikinci planda bırakacağını ve bunun Osmanlı Devleti’nin yapısına zarar vereceğini iddia ediyor.

Sonrasında bu bahsettiğim sorulara cevap da veriyor kendince:

… Fakat İslâmın menfaati, Osmanlı Devleti’nin ve Türklüğün menfaatlarına tamamen uymaz. Zira, İslâmın kuvvet kazanması, Osmanlı tebaasından bir kısmının (gayrimüslim olanların) sonunda kaybını ve bu cihetle Osmanlı Devleti’nin günümüzdeki topluluğundaki bir parçasının yok olmasını mucip olacağı gibi, Türklüğün müslim ve gayrimüslim dini anlaşmazlığıyla bölünmesine ve binaenaleyh kuvvetsizlenmesine sebep olur.” (s. 27).

Bu düşüncelerinin ve cevaplarının bazılarına dipnotların eklendiğini de görüyoruz (s. 27 de olduğu gibi).

Osmanlılaşmak, Müslümanlaşmak veya Türkleşmek: yazar, makalesi boyunca bunlardan hangisinin bizimle, hangisi bizimdir, hangisi bizimle olmalıdır sorusuna yanıt arıyor demiştik: bunları yaparken zaman zaman maddeler halinde neden uygun olduklarını veya neden uygun olmadıklarını da belirtiyor Yusuf Akçura. Tespitlerinin çok keskin olduğunu söylemek mümkün, örneğin “… İslâm istemiyordu. Zira, katılanların hakikî menfaatlerini pek maddî ve beşerî bir nokta-i nazardan gözeten bu kuvvetli din, müslim ve gayrimüslimin hukuken tam müsavatını kabul etmiyor, gayrimüslimleri daima ikinci kademede bırakıyordu.” (s.29) cümlesinde olduğu gibi.

Geçmişin Tartışması, Bugünün Gerçeği: Üç Tarz-ı Siyaset

Beni en çok etkileyen cümlelerinden bir tanesi ise “Lâkin, asıl mühim mesele, muhtelif cins ve dine mensup olup şimdiye kadar birbirleriyle kavga ve savaştan halî kalmayan unsurların, şimdiden sonra kaynaşmalarının mümkün olup olmadığıdır.” (s. 29) cümlesi olmuştur. Yüzyıllardır birbirini boğazlayan, farklı din ve ırklara mensup toplulukları, bugünden sonra tek bir ‘üst kimlik’ altında barış içinde birleştirmek ne kadar gerçekçi sorusunun cevabını vermek gerçekten zordur. Günümüzde de benzer durumlarla karşılaştığımızdan şunu söylemek doğru olur herhalde: Geçmişte yaşanan acılar ve kavgalar, bir ayrılık sebebi değil; bir daha o acıları yaşamamak için daha güçlü bir ‘toplumsal sözleşme’ yapma gerekçesi olmalıdır.

Konuyu ele alışı ve her üç siyaset biçimi konusunda geçerli ve mantıklı çıkarımlarıyla okuyucuyu kendine çeken yazarın bazı cümlelerini de özellikle anlamlandıramadım. Örneğin gayrimüslimler konusundaki “Osmanlı hâkimiyeti altında ise, iddialarına nazaran, ekseriya adalet değil zulüm, müsavat değil hakaret, rahat değil azap görmüşlerdi.” (s. 30) ifadesini doğru bulmadığımı belirtmek istiyorum. Elbette 600 yıllık bir imparatorlukta zaman zaman yerel yöneticilerin suistimalleri veya savaş dönemlerinin getirdiği zorluklar yaşanmıştır. Ancak iddiadaki “ekseriya zulüm ve azap” ifadesi, tarihsel verilerle çelişen ideolojik bir yaklaşımdır. Osmanlı’nın uzun ömürlülüğü, baskı üzerine değil; farklı unsurları “Nizam-ı Alem” (Dünya Düzeni) idealiyle, hukuk şemsiyesi altında birleştirmesiyle açıklanabilir.

Bu durumun benzerini “İslâm, mümin olan kimselerin cinsiyet ve milliyetlerini bitirir; lisanlarını kaldırmaya çalışır, mazilerini, ananelerini unutturmak ister: İslâm, kuvvetli bir değirmendir ki, farklı cins ve din müntesiplerini öğütüp, dinen, cinsen bir, aynı haklara sahip, yek-diğerinden hiç farksız Müslümanlar çıkarır.” (s. 34) cümlesinde de görüyoruz. Alıntıdaki “değirmen” benzetmesi, İslam’ı totaliter bir ideoloji gibi resmetmektedir. Oysa İslam dünyasının coğrafi dağılımına bakıldığında, tek bir tip insan değil; dilleri, kıyafetleri, mimarileri ve yemek kültürleri birbirinden tamamen farklı ancak aynı kıbleye yönelen devasa bir çeşitlilik görülür. İslam, farklı renkleri beyaz boya ile kapatıp yok eden bir sistem değil; farklı renklerin kendi özgünlüklerini koruyarak bir ebru sanatı gibi bir arada durmasını sağlayan bir nizamdır.

Makalenin sonunda “Zoya Köyü (Rusya) 15 Mart 1904 AKÇURAOĞLU YUSUF” (s. 39) imzası yer alıyor ki bu da makalenin yazıldığı yeri ve zamanı gösteriyor: bu blog yazımı tamamlamaya çalışırken ki tarihin 15 Mart olması da güzel bir tesadüf. Zoya Köyü, günümüzde Rusya Federasyonu’na bağlı Tataristan Cumhuriyeti sınırları içerisinde yer alan Züye (Sviyazhsk) bölgesindeki köylerden biridir. Bu bölge, İdil (Volga) nehrine dökülen Züye (Sviyaga) nehrinin kıyısındadır.Günümüzde idari olarak Tataristan’ın Apastovo (Apas) veya Buinsk (Bua) ilçeleri civarına denk gelir. O dönemde “Kazan Vilayeti’nin Simbir (Ulyanovsk) ilçesine bağlı” olarak tarif edilen bu yer, günümüzde Kazan ile Ulyanovsk şehirleri arasındaki bölgede kalmaktadır.

Akçura, makalesini işte bu köydeki çiftliğinde kaleme almış ve o meşhur soruyu sormuş: ‘Hangi yol?’. Peki bu yüz yıllık tartışmaların, 1904’te yazılan mektupların bugünün dünyasıyla ne ilgisi var derseniz, gelin Ali Kemal’in kitaptaki efsane çıkışına bakalım. Ali Kemal diyor ki: ‘Siyaset dediğin şey hayaller değil; düpedüz kuvvet ve menfaat meselesidir.’

Üç Tarz-ı Siyaset adlı eserin devamında Cevabımız Ali Kemal başlıklı kısım bizi karşılıyor. “Mısır, 26 Mayıs 1904, ALİ KEMAL” (s. 50) notundan anlaşıldığı üzere Mısır’da kaleme alınmıştır. Bu kısmın en can alıcı cümlesi ise “….bizim için Türkü İslam’dan, İslam’ı Türk’ten, Türk ve İslam’ı Osmanlılıktan, Osmanlılığı Türk’ten, İslam’dan ayırmak, tekliği üçe bölmek olamaz. Hayalimize gelse bile fikrimize yerleşemez.” (s. 41) cümlesi olmuştur. Bu kısımda yazar, Akçura’nın makalesine cevap vermekte ve “… Amerika halkiyle, hükümetiyle Osmanlı halkı ve hükümeti arasında hangi devirde, hangi şekilde olursa olsun bir münasebet ve benzerlik farzetmek, tarihin havsalasına, hakikatlerin alanına girmeyen tasavvurlardandır.” (s. 42) benzeri tespitleri ile düşüncelerini paylaşmaktadır.

Ali Kemal’in en vurucu cümlelerinden bir tanesi de “İslâmı ittihada davet edebilmek için, her biri bölük bölük İslâm ahalisine hükmeden Fransa, İngiltere, Rusya, saire gibi devletlerin cümlesine birden meydan okumak iktidarında olmalıyız. Hatta umumiyetle Hıristiyanlara, eski devirde olduğu gibi galip gelebilmeliyiz.” (s. 43 – 44) cümlesidir. Ne kadar güçlü olursak, o kadar söz sahibi oluruz. Günümüz konjonktürü açısından bakıldığında da bu tespitin ne kadar doğru olduğunu görüyoruz ve devamındaki cümle de önemlidir: “Ne zaman Türkler içerde ve dışarda şahsen yükselirler, kuvvetlenirler, maddeten ve manen, fikren ve ilmen kudret ve servet sahibi olurlarsa, gitgide bu Türk Devleti de o feyizlerinin meyvelerini görmeğe, toplamağa başlar.” (s. 48).

Ali Kemal’in şu sözlerinin ise özellikle günümüz gençliğine sürekli söylenmesi, dikte edilmesi gerektiğini düşünüyorum:

Ey koca Türk, durumu beğenmedin, hoş görmedin, memleketini terk eyledin, değil mi? Maksadın hayır ise, yürü, git Mısır’a, Amerika’ya, İngiltere’ye, Fransa’ya nereye istersen git. Fakat her gittiğin yerde bir meslek, bir meziyet, bir irfan sahibi olmağa çalış. Çalış da maddî ve manevî kudret ve servet edin. Fikren, cismen yüksel. Yüksel ki, bir gün senden memleketin her suretle istifade edebilsin. Hepimiz böyle yapabilsek, çok geçmez Osmanlı topluluğu, beraberce, her suretle ne parlak bir nizam ve intizama mazhar olur, görürüz.” (s. 48).

Buradaki Osmanlı ibaresini, Türkiye olarak değerlendirebilirsiniz.

Ahmet Ferit (Tek) tarafından kaleme alınan Bir Mektup başlıklı yazısında da yine Akçura’nın makalesine nokta atışı eleştiriler getirilmekte: örneğin “’Hiçbir padişahımız, hiçbir vezirimiz, bilgemiz ne yeni ne eski bir mazide, hatta ne de halde İslâm ittihadı, Osmanlı milliyeti, Türklerin tevhidi yoluna emeğini vakfeylemedi’ demek, bütün son asrın güzide vezirlerini siyasetsizlikle, mesleksizlikle itham olur. Onlar bu hakaretin fevkindedir.” (s.53) cümlesini buna örnek gösterebiliriz: cevapların olması gerektiği kadar sert olduğunu görüyoruz. “Mısır, Haziran 1904, AHMET FERİT” (s.65) cümlesinden de bu yazının Mısır’da kaleme alındığını görüyoruz.

Ahmet Ferit ve Ali Kemal, yazara cevap verirken yazarın düşüncelerini tenkit etmekle yetinmiş, bunun yanında kendi siyasi düşüncelerini de belirtmekten geri kalmamışlardır:

Bizce İslâm ittihadı siyaseti, gerçeğe ulaşması mümkün olmayan, geleceği güçsüz, fakat hal-i hazırda takibi kabil ve yararı düşünülebilen bir siyasettir. Türklerin ittihadı politikası gelecekte daha kuvvetli, daha talihli, fakat bugün hemen gayr-i mevcuttur. Mevcut olmayan şeyden istifade edilemez. Osmanlı milliyeti siyaseti, bunların aksine olarak, gelecekte pek parlak neticeler vaad etmese de günümüzde en kolay izlenebilir, en ziyade yararlı bir politikadır.” (s.62)

Türk siyaseti, gelecekte İslâm siyasetinden daha kuvvetli olmak ihtimalini haizdir. Türkler, hemen bir diğerine bağlı olarak, 30-35 milyonluk büyük bir kavim teşkil etmektedirler. Rusya’nın ülke büyüklüğüne karşılık, siyaset erbabınca malûm olan siyasî ve içtimaî zaafı düşünülürse uzak bir istikbalde büyük bir Türk hükümeti tasavvur etmek belki sırf bir hayal olmaz.” (s.63)

Üç Tarz-ı Siyaset Okurken Karşınıza Çıkacak Eski Kelimeler ve Anlamları:

Üç Tarz-ı Siyaset adlı eserde bazı imla hataları da mevcut, örneğin: arkasmda yerine arkasında olmalıydı (s. 22), İslamm yerine İslamın olmalıydı (s. 35), tarafmdan yerine tarafımdan olmalıydı (s. 53). Bunun yanında bazı yerlerde noktalama işaretlerinin unutulduğunu (s. 35 ve 61 de nokta işareti yok) da gördük. Genel hatlarıyla anlaşılır ve güzel bir dizgi ile karşımıza çıkan eserde oldukça fazla Osmanlıca – Eski Türkçe kelime olduğunu da söylemek lazım. Bunlardan bazılarını yazmak istiyorum:

  • Müsavilik: Eşitlik durumu, denk olma. “Demokrasinin en büyük vaadi, tüm vatandaşların hukuk önündeki müsavilik hâlidir.”
  • Filhakika: Doğrusu, gerçekten, hakikaten. “Güneşin doğuşu her gün aynı görünür ama filhakika her sabah yepyeni bir başlangıçtır.”
  • Müverrih: Tarih yazarı, tarihçi. “Ünlü müverrih, tozlu arşivlerden çıkardığı belgelerle tarihin karanlık noktalarını aydınlattı.”
  • Tevsik etmek: Belgelemek, kanıtlamak. “Yapılan tüm harcamaları faturalarla tevsik etmek, şeffaf bir yönetimin gereğidir.”
  • Bahusus: Özellikle, bilhassa. “Klasik müzik dinlemeyi, bahusus yağmurlu havalarda piyano konçertolarını çok severim.”
  • Mahvel: Toplanılan yer, özel toplantı yeri veya çevre. “Edebi mahvellerde bu akşam Türkçülük ve İslamcılık akımları tartışılacak.”
  • Tâlil: Sebep gösterme, bir olayın nedenlerini araştırma/kanıtlama. “Sosyal olayların tâlili yapılırken psikolojik etkenler asla göz ardı edilmemelidir.”
  • Natamam: Tamamlanmamış, eksik kalmış. “Masanın üzerindeki natamam mektup, onun ne kadar aceleyle gittiğinin kanıtıydı.”
  • Müstenit: Bir şeye dayanan, ondan güç alan. “Bu ağır suçlamalar hiçbir sağlam delile müstenit değil, sadece birer söylenti.”
  • Tahdit etmek: Sınırlandırmak, kısıtlamak. “Özgürlükleri haksız yere tahdit etmek, toplumsal huzuru zedeleyen bir hatadır.”
  • Fevkelbeşer: İnsanüstü, insanın gücünü aşan. “Onun bu zorluklar karşısındaki sabrı gerçekten fevkelbeşer bir özellik.”
  • Mütereddit: Kararsız, tereddüt içinde olan. “Teklifi kabul edip etmemek konusunda oldukça mütereddit bir tavır sergiliyor.”
  • Müspet: Olumlu, pozitif. “Yeni ilaç üzerindeki çalışmaların müspet sonuçlar vermesi tıp dünyasını heyecanlandırdı.”
  • Müphem: Belirsiz, açık olmayan. “Geleceğe dair planları o kadar müphem ki, yarın ne yapacağını kendisi de bilmiyor.”
  • Muharrir: Yazar, yazı yazan kişi. “Genç muharrir, yayınladığı ilk romanıyla edebiyat dünyasında büyük bir fırtına kopardı.”
  • (Buradaki örnek cümleler, kelimenin anlamını daha iyi anlamak için eklenmiştir, kitap ile alakası yoktur)

Ali Kemal’in 1904’teki Uyarısı ve Günümüz SİHA/KAAN Gerçeği

Bu makaleyi sadece o günün koşulları açısından değil, bugünün perspektifinden de değerlendirmek gerekir. Yusuf Akçura bu meşhur Üç Tarz-ı Siyaset makalesini yazdığında, devrin sert eleştirmeni Ali Kemal ona hemen cevabı yapıştırmıştı: “Siyaset dediğin şey hayaller veya sadece fikirler değil; düpedüz kuvvet ve menfaat meselesidir.” Bugün 2026 dünyasına baktığımızda Ali Kemal’in o günkü “güç” vurgusunun ne kadar acı bir gerçeğe dönüştüğünü görüyoruz. ABD gibi devler kimseyi takmadan kendi bildiğini okuyor, etrafımızdaki coğrafya her gün yeni bir savaşla sarsılıyor ve maalesef hala “güçlü olanın zayıfı ezdiği” o eski, kaba kural hüküm sürüyor.

Bu görsel, Üç Tarz-ı Siyaset adlı yazındaki o en çarpıcı olan 'Ali Kemal, Savunma Sanayii ve İHA'lar' bölümü için bir 'geçmiş-gelecek köprüsü' vazifesi görüyor. Bir tarafta Akçura’nın makalesine o meşhur 'Cevabımız' yazısını kaleme alan Ali Kemal'in 1904'teki uyarısı, diğer tarafta ise o uyarının modern dünyadaki somut cevabı olan KAAN ve KIZILELMA gibi savunma teknolojileri yer alıyor.

Ama işte bu noktada bizim için işler değişmeye başladı. Eskiden “fikrimiz var ama gücümüz yener mi?” diye düşünürken, şimdi savunma sanayiinde resmen bir destan yazıyoruz. KAAN gökyüzünde süzülüyor, KIZILELMA insansız savaşın kurallarını baştan yazıyor, SİHA’larımız dünyada dengeleri değiştiriyor. Artık sadece “haklıyız” demiyoruz, masaya o meşhur “maddi ve savunma gücü” de koyuyoruz. Kendi uçağını, gemini ve mühimmatını yapamadığın sürece bu kurtlar sofrasında sana rahat yok; bunu artık çok iyi biliyoruz. Bu yerli ve milli teknoloji hamleleri bizim için sadece birer mühendislik projesi değil, bu topraklardaki asıl varlık teminatımız ve “biz de buradayız” dememizin en caydırıcı yolu!

Son tahlilde kitap hakkında şunları yazabiliriz;

Nihayetinde Üç Tarz-ı Siyaset, sadece bir fikir jimnastiği değil; bir imparatorluğun uçurumun kenarında verdiği o sancılı ve rasyonel varoluş mücadelesinin bir aynasıdır, son döneminde fikir adamlarının vermiş olduğu mücadelelerden bir tanesinin örneğidir. Bana göre yazar Osmanlıcılık hareketini eyleme dökülemez bulmuş, İslamcılık ile Türkçülüğü tartıya koyduğunda ise Türkçülüğü çok daha gerçekçi ve uygulanabilir bir rota olarak önümüze sunmuş diyebilirim. Bunu ön yargılı bir şekilde değil, okuduklarımdan çıkarıyorum.

Üç Tarz-ı Siyaset adlı kitapta altını çizdiğim diğer cümleler şu şekilde:

Henüz doğmuş “İdil Edebiyatı” Müslüman olmaktan ziyade Türk’tür. Dış tazyikler olmasa, bu fikrin kolaylıkla gelişmesine Osmanlı ülkelerinden fazla müsait muhit, Türklerin en kalabalık bulundukları Türkistan ile Yayık ve İdil havzaları olurdu.” (s.23)

Ali Paşa’nın Hatt-ı Hümayunu gibi Mithat’ın Kanun-u Esasisi de tamamen bu inanca, Osmanlı ülkeleri sakinlerini birleştirme ve karıştırmaya bunlardan bir Osmanlı milleti meydana getirmeğe ve bu millete Türkçeyi resmî ve millî lisan yapmağa matuf oldu.” (s.58)

Osmanlı siyaseti, işte Devlet-i Âliyenin şimdiye kadar en ehemmiyetle takip ettiği bu politikadır ki, yukarda bahsi geçen üç siyasetten en esaslı ve icrası en kolay olanıdır, öbür siyasetler, Osmanlı Devleti’ne hayat mücadelesinde ancak birer destek, birer yardımcı, birer savaş yardımcısı olabilirler. Osmanlı siyaseti, bilâkis, Osmanlı Devleti’nin en kuvvetli zırhı, en büyük savunma silâhı, en doğru hedefidir. Üç Siyaset muharririni bu hususta yanlış hüküm vermeğe sevkeden şey, adı geçenin hakikatten, maddî gerçekten ziyade mantıkî ve felsefî katiyetle uğraşmasıdır. Mantık, hükümleri katî ve nihaî olarak verir. Fakat hayat, karmakarışık içtimaî hayat, bazan, bazan değil ekseriya bu hükümlere asi kalır.” (s.63-64)

Ona izleyeceği doğrultuyu gösteren, kendisi gibi bir Türk milliyetçisi oldu; Doktor Şerafettin Mağmumî, özetle, şunları söylemişti: Osmanlılık fikri çürüktür, çeşitli toplulukların uzlaştırılması olanağı kalmamıştır. Türk ulusseverliği dışında, kurtarıcı hiçbir fikir yoktur.”

Yusuf’un yazarlığı konusunda, okuldan diploma almak için 1903 yılında savunmuş olduğu: “Osmanlı Devleti Örgütleri Tarihi Üzerine Bir Deneme” adlı tezine de işaret edilmelidir. Tezin önemi şu noktalarda belirtmektedir. Bir Türk yazarı, ilk kez, Fransızca olarak, bu konuda, olayları örgütlerle açıklamaya çalışmıştır; açıklamasında sıkı bir eleştiri yöntemi kullanmıştır, tezin sonunda pratik bir sonuca varmıştır. “Genç Türklerin uğrunda çalıştıkları Osmanlı milleti oluşturma haraketi, boş bir girişimdir. Tek çıkar yol ulusçuluktur”. Yusuf bir yıl sonra, Osmanlı Devleti için tutulacak siyasal mesleğin ne olduğunu göstermek için ünlü “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı yazıyı yayımlamıştır.”

Daha önce şöyle bir yazı daha yazmıştım yazarın kaleminden çıkan eser hakkında:

Velhasıl…

Eğer siz de tarihin arka sayfalarında dolaşmayı, ‘bugüne nasıl geldik’ sorusuna kafa yormayı, geçmişin düşünceleriyle bugünü kıyaslamayı seviyorsanız bu kitaba mutlaka kütüphanenizde bir şans verin. Kitaptan kapanış niyetine altını çizdiğim şu felsefi tespitle yazımı sonlandırıyorum:

… siyasiyat fiiliyattır, hayattır. Binaenaleyh bunda katiyet, mükemmeliyet, tamamlık aranamaz. … siyasi işlerde fırsatları değerlendirmekten (opportuniste)’ likten daha doğru, daha faydalı bir yol var mıdır?” (s. 64 – 65)

İyi okumalar.

Reaksiyonunu Göster!
  • 2
    alk_
    Alkış
  • 0
    be_enmedim
    Beğenmedim
  • 0
    sevdim
    Sevdim
  • 0
    _z_c_
    Üzücü
  • 0
    _a_rd_m
    Şaşırdım
  • 0
    k_zd_m
    Kızdım
Paylaş

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


ReCAPTCHA doğrulama süresi sona erdi. Lütfen sayfayı yeniden yükleyin.