İlginizi Çekebilir
  1. Ana Sayfa
  2. Sine Kritikler
  3. Sinekritik: Vatansever ( The Patriot )

Sinekritik: Vatansever ( The Patriot )

Mel Gibson denince aklıma hep tarihi filmleri geliyor; Hollywood sinemasında onun kadar tarihi olayları ‘sömüren'(!) biri var mıdır acaba? 🙂 110 milyon dolarlık bütçe ile çekilen filmin 1 e 5 kazandırdığını ise söylememe gerek yok sanırım. Her ne kadar Amerikan bağımsızlık ruhu üzerine bir film olarak lanse edilse de daha çok ‘kişisel bir savaşa’ dönen olayları izlediğimiz The Patriot Mel Gibson’un en önemli filmlerinden biri olarak söylenebilir.

2000 yapımı Vatansever filmi ile ilgili ilginç bir şey yazarak devam edeyim yazıma: Yönetmeni Alman, iki başrol oyuncusu Avustralya kökenli, kötü adamı ve kadın başrol oyuncusu İngiliz! 🙂 Herhalde filmin kadrosunda Amerikalı olarak sadece siyahi oyuncu Jay Arlen Jones vardı! 🙂 Yine de film, Amerikan tarihine saygılı davranıyor ve tarihi gerçekliklerden kopmadan kendi kurgusu içerisinde ilerliyor. Savaşmaya pek de hevesli olmayan bir savaş kahramanı olan Benjamin Martin’in hayat hikayesini ve ailesine olan güçlü bağı neticesinde Amerikan bağımsızlık savaşına nasıl katkıda bulunduğunu yaklaşık 3 saatlik bir sinema şöleninde izliyoruz. Bağımsızlık savaşı amerikan kıtasını kasıp kavurmaktadır; kraliyet güçleri ise milisleri neredeyse yenmek üzeredir. Benjamin ise bu savaştan ailesi yüzünden uzak durmaya karar vermiştir fakat çarpışmalar çiftliğinin sınırına dayanıp da İngilizler Benjamin’in değer verdiği insanları tehdit etmeye başlayınca, kendini Amerikan Devrimi’nin içinde buluverir. İdealist bir vatansever olan oğlu Gabriel’la birlikte silah kuşanıp Amerikan milislerinin başına geçiyor ve ‘kırmızı urbalılarla’ göğüs göğüse çarpışıyor. Bunlar olurken, kendi ailesini korumasının tek yolunun genç Amerikan ulusunu top yekün bağımsızlığa taşımak olduğunu keşfediyor kahramanımız – fakat karanlık geçmişi, savaşta da peşini bırakmıyor…

” 7 Çocuğum var, karım öldü: Savaşa gidecek olursam, onlara kim bakacak ? ” ve ” Sözlerimi unutmayın, bu savaş, sadece sınırlarda gerçekleşmeyecek ya da uzaklarda bir yerlerde bir savaş alanında da değil, aramızda olacak, evlerimizin içinde, çocuklarımız olanlara, kendi gözleri ile şahit olacak, biz askerlerle birlikte, masumlarda ölecek! ” Bu iki replik; savaş konu olunca akla gelebilecek iki cümle sadece: ve o kadar anlamlı ki, cevap vermek en az cevaplar kadar zor diyebilirim. Yönetmen de zaten bu iki cümleye odaklanıp, savaşın aile boyutunda götürdükleri ile hareket ederek kurguyu sağlamlaştırmış, izlerken saçma bulduğumuz savaş sahneleri ile (öyle savaş mı olur arkadaş!) ise çıtayı biraz düşürmüştü. Fakat oyunculuklar ve yansıtılan duygular o kadar baskın ve etkileyiciydi ki bazı bölümlerde ağlamamak için kendinizi zor tutabilirsiniz: örneğin küçük kızın babasının arkasından koşması anında… Epik anlatı içinde kişisel drama yer veren The Patriot, konu itibarıyla yönetmen Roland Emmerich’in daha önceki filmi Kurtuluş Günü’ne benzetiliyor. Çünkü her iki yapım da, Amerikan milliyetçiliğine övgü içeriyor. Bu milliyetçiliği bir çok sahnede bayrak vasıtasıyla – bayrak çok önemli – izleyiciye yansıtmaktan da geri kalmıyor ama sonuçta bir Amerikan savaşını anlatıyor, anormal bir durum değil dimi? 🙂 İngilizlerin centilmenliğine sürekli gönderme yapması da ingilizler açısından filme bakacak olursak tek olumlu davranış olarak göze çarpıyor.

Savaşın insanların ruhunda, yaşamında yarattığı tahribata film çok iyi bir gönderme yapıyor. Bunu karakterler üzerinden de başarılı bir şekilde yönetmen aktarıyor. Yıkımlar, kayıplar, dayanılması zor olan acılar: Vatansever filminde hayat buluyor. Eşini kaybeden bir baba, 7 çocuğunun sorumluluğu yetmezmiş gibi, savaşın tam ortasında, yıkım üzerine yıkım yaşasa da pes etmemek zorunda, çocukları için, ülkesi ve insanları için direnmek zorunda… O aynı zamanda bütün halkın imrenerek baktığı, sevdiği bir kahraman! Mel Gibson ağırlığını yine koymuş ve unutulmaz bir oyunculuk çıkarmış, oğlu rolünde izlediğim Heath Legder’da , iyi bir performans sergilemiş ( filmi izlemeden önce şuan hayatta olmadığını öğrenmek iyi bir tesir bırakmadı üzerimde ) Filmin sansürsüz sürümünü izlemiş olsam da çok da sansürlenecek bir şey yoktu bana göre: sonuçta bir savaş filmi! Kimi yerde 80 – 90 sinemasından alıştığımız (kahramanımız üzerinden) abartı sahneler olsa da göze battı diyemem.

Mel Gibson severlere, destansı film sevenlere ve şu sıralar sinemada gidecek film bulamayanlara gönül rahatlığıyla tavsiye edilebilecek bir film. İzleyince hak vereceksiniz; her duyguyu derinlemesine içinize işletecek, üzülecek, sinirlenecek, sevineceksiniz. Unutamayacağım güzel, anlamlı sahnelerle bezeli bir film oldu benim için. Benim puanım 10 üzerinden 8,5. 

İyi seyirler.

Yorum Yap