İlginizi Çekebilir
  1. Ana Sayfa
  2. Sine Kritikler
  3. Sinekritik: Non-Stop

Sinekritik: Non-Stop

non stopİspanyol yönetmen Jaume Collet-Serra ile aksiyon sinemasının yıldızlarından Liam Neeson’ın tekrar buluştuğu Non-Stop, havada geçen aksiyon dolu bir macera filmi olarak 2014’ün en iyi filmlerinden biri olacak gibi gözüküyor. Oldukça vasat gerilim filmi ” Mumya Evi ” ile kariyerine başlayıp çıtayı yavaş yavaş yükselten yönetmen, ” Evdeki Düşman ” ile başarılı bir gerilim atmosferi yaratabileceğini seyirciye kanıtlamıştı. Kendi deyimiyle Hitchcock tarzı bir macera gerilim yaratmaya çalıştığı ” Kimliksiz ” filmini ise çakma bir ” Bourne ” hikayesine döndürüp izleyiciler tarafından eleştiri almıştı. İşte yönetmen Non-Stop filmi ile 3 yıl sonra artık tamamen bir aksiyon yıldızı olarak kabul edilen Liam Nessonla tekrar çalışıp, hatalarından aldığı dersle kısıtlı alanda (filmin neredeyse tamamı uçakta geçiyor) izleyiciye bol oyunlu, aşırı merak uyandıran, bol gerilimli, heyecanlı, mantıklı bir öykü sunuyor. 

Bir kere filmi ‘Uçuş Planı’ ile karşılaştırmak yersiz; daha bir ciddi, daha bir mantıklı ve daha çok merak uyandıran bir yapısı vardı Non-Stop filminin: izlerken, sizde kendinizi uçakta hissedecek ve nefesinizi tutacaksınız. Onlarca yolcunun içerisinde siz de bir an önce suçluyu bulup, sorunu çözmek ve sağ salim yere inmek için çabalarken bulacaksınız kendinizi… Yönetmenin kamerayı ara sıra şaşırtmak amacıyla bazı yolcuların üzerinde odaklaması anında ise eminim siz de içinizden ” kesin suçlu bu değil, yutmam olum ben ” diyerek geçireceksiniz! Film farklı sürpriz gelişmelerle bu şekilde ilerliyor ve heyecanın dozu her dakika artıyor; keza zaman ile yarış halindesiniz! Zaman ilerledikçe ve yeni sürprizler ile ‘hayatta kalma’ olasılığı düştükçe: siz de oturduğunuz yerde kemerlerinizi bağlamaya kalkabilir, uçağın savrulma anında koltuğunuza sımsıkı sarılabilirsiniz! Gerilim o kadar yüksek ki (abartıyor olabilirim) uçağın içine giren rüzgarın ekrandan çıkıp odanıza dolmasını ve perdelerinizin savrulmaya başlamasını sanabilirsiniz! Yani bir nevi filmi izlemiyor; yaşıyor gibisiniz: bu yüzden, bu tür filmleri daha net anlama ve yaşama adına sessiz ve sakin bir ortamda izlemenizi tavsiye ederim. 🙂

Bu tür filmler yayınlandıkça; bir önceki ‘benzer’ filmler ile karşılaştırılma ‘önyargısı’ her zaman olacaktır. İçerisinde her türlü klişenin yer aldığı non stop filmi, kimin suçlu, kimin masum olduğunun film içinde belirsizliğe karıştığı Hitchcockian bir aksiyon olarak nitelenebilir. Filmde bir çok klişe olsa da yönetmen bunları çok güzel yedirmiş hikayeye, devamlı diken üstünde tutacak bir unsur ve bu unsurların cevabını yaratmakta ve kendimizi Bille bütünleştirmekte de muazzam bir başarı göstermiş. Alkolik bir babayı bu tip üstünden kalkması zor bir olayda taraf olarak seçmek biz izleyici açısından da zor olsa gerek. (kızıyla olan sorununu, uçaktaki bir kızla ikame edip ortaya hoş bir görüntü koyulması da yönetmenin inceliği olsa gerek) Filmde karakter yaratımı oldukça başarılı idi; fazla ayrıntıya girmeden derinliği sağlaması da takdir edilecek bir unsur, oyuncu performansları da oldukça başarılı, bu tarz eserlerde ortalarda bir tutarsızlık ya da tempo düşümü olur ki son saniyesine kadar nefes almadan sürükleyiciliğini götürmesi ve kötü adamı bir türlü bulamamız (ben azından 10 kişi tahmin ettim) yönetmenin bu türde ustalaştığının bir göstergesi kuşkusuz. Filmdeki karakterlerden diğeri; Julianne Moore, oyunculuğu ile renk kattı. Michelle Dockery‘i ise uyumlu hostes rolünün altından başarı ile kalktı diyebilirim. Bir de Bar Paly olayı var ki: israilli güzel, görüntüsü ile filmdeki ‘sarışın’ eksikliğini gidermiş oldu. 🙂 Haşarı ve uçuk kız karakteri ile bir kaç cümlelik replikleri, filmi izleyen izleyicilerin (özellikle erkeklerin) hınzırca sırıtmasına sebep olmuştur eminim! Filmin iki eksikliği: birincisi, bazı sorulara film içerisinde cevap bulamamamız; bu da izleyicinin hayal gücüne kalmış sanırım! İkincisi ise akılda kalıcı bir müziğinin olmaması: müziksiz film mi olurmuş yahu! Sanırım film boyunca tüm müzikleri, uçağa kulaklıkla girip sürekli müzik dinleyen zenci dinledi! 🙂

Filmin konusuna gelince: Dev yolcu uçağında yüzlerce yolcudan biri 150 milyon dolar ödenmediği takdirde her 20 dakikada bir yolcuyu öldüreceğine dair Bill Marks‘a mesaj gönderir. Bill, uçaktaki polislerden biridir ve tüm yolcuları kontrol altına alıp eğer hesabına 150 milyon dolar yatırılmazsa yolcuları öldürmek için fazla beklemeyeceğini söyleyen şüpheliyi bulmak için zamanla yarışır. Mesajların birbirini izlediği 20 dakika çabucak geçer. İlk ölümün ardından süre tekrar işlemeye başlar. Her saniyenin hayati önem kazandığı heyecan ve gerilim dolu süreçte herkes olağan şüphelidir. Ancak suçlunun, yapacaklarını bir tek kendisine mesaj olarak göndermesi Bill’in durumunu daha da zorlaştırmıştır. Çünkü panik olan yolcular uçakta yaşanan terörün sorumlusu olarak Bill’den şüphelenmeye başlamıştır. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı, herkesin potansiyel suçlu kabul edildiği bu durum Bill Marks’ı baş etmesi güç bir macera ve gerilimin içine sürüklüyor. Yerden 12.000 metre yükseklikte geçen bu zamanla yarış filminde Bill suçluyu bulmak için elinden gelen her şeyi yapmak zorundadır ve yalnız değildir! 

Film, özellikle 11 Eylül sonrası yaşanan ‘korku’ ve ‘kaos’ ortamı sonrası uçaklardan alınan aşırı güvenlik önlemlerinin bir sonucunu hikayenin merkezine oturtuyor: hava polisi! Yan karakterler olarak ise; öncelikle ülke güvenliğini hiçe sayan, ülkesini satan bir başka polis, ABD’nin geçmişinde bir iz olan ‘siyahi oyuncular’, 11 Eylül nedeniyle topraklarından çok ama çok uzaklarda savaşmış ama her şeyin bir yalan olduğunu anlamış eski ‘asker’ emeklileri ve tabii ki masum diğer insanlar… Hepsi filmde bir ortak payda da o kadar güzel birleştirilmiş ki! Bir ara hollywood filmlerinin olmazsa olmazı ABD hayranlığını veya sempatizanlığını körükleyecek hareketlerde bulunacak diye bekledim ama beklentim boşa gitti: yönetmen tamamen objektif davranmış diyebilirim. Bu da filmi dört dörtlük bir gerilim – aksiyon karması olarak tanımlamamızı sağlıyor. Tek bir mekanda geçmesine rağmen izleyiciyi koltuğa mıhlayan, sürekli beyin fırtınası içinde geçen, acaba kim diye düşündüğünüz ve 1 saniye bile sıkılmadan vakit geçirten bir film: izlerken, aklınıza gelebilecek herkesten şüpheleneceksiniz! Sonunu da güzel bağladılar diye düşünüyorum. Tabii bu yazıyı okuduysanız ve aklınızda ” 11 Eylül var ise filmde İslami şeylerde var ” sorusu geldiyse cevaplayayım: evet, filmde müslüman bir karakter var ve evet, yolcuların ona bakış açısı üzerinde yönetmen çok güzel durdu ve evet, yönetmen ‘islamafobi’ konusunda gayet objeltif davrandı diyebilirim. 

Liam Neeson hiç yaşlanmasını istemediğimiz sanatçılardan biri aslında: son dönemde ününe ün kattığı da bir gerçek. Oyuncunun duruşu, davranışlarını, replikleri, jest ve mimikleri izleyeni sarıyor; ve oyunculuk ona çok yakışıyor. 12 Yıllık Esaret filmindeki Patsey rolüyle büyük bir çıkış yakalayan, People tarafından dünyanın en güzel kadını seçilen ve Altın Küre ile BAFTA ödüllerinde aday gösterilen en iyi yardımcı kadın oscarı ödüllü Kenyalı aktris Lupita Nyong’o’yu filmde görmek açıkçası benim açımdan sürpriz oldu: yan rolde ona pek görev düşmedi ama rolünü fazlasıyla yaptı: her an panik halinde olan, korkuyu yüzüyle en iyi şekilde ifade edebilen birine ihtiyaç vardı film açısından..

Film tek bir mekanda geçen harika filmler kategorimize eklenmeyi rahatlıkla başaracaktır, eminim. Özellikle Malezya uçağının kaybolmasından hemen sonra gösterime girmesi filme olan ilgiyi de arttırmış durumda. Kemerleri sıkı bağlayın. Son dakikasına kadar heyecanını koruyan, asla sıkmayan bir film. Kimin olduğunu tahmin etmek biraz zor: işte bu ve bir çok sürpriz yüzünden asla sıkılmayacağınız, aksine “Biraz daha devam etseydi.” diyeceğiniz, 2014 yılının en iyilerinden biri olarak gösterilebilecek bir film. Müthiş bir gerilim ve heyecan dolu uçuş sizi bekliyor. Havacılığa ilgi duyuyorsanız ve Liam Neeson’ın tarzını beğeniyorsanız kesinlikle izlemeniz gereken bir film: Non stop. 

İyi seyirler.

Yorum Yap