1. Ana Sayfa
  2. Sine Kritikler
  3. Sinekritik: Göçebe ( The Host )

Sinekritik: Göçebe ( The Host )

göçebeAlacakaranlık serisi ile tüm dünya sinemasını bir süre meşgul eden Stephenie Meyer’in yazmış olduğu Göçebe ( The Host ) romanından uyarlanan bilim kurgu filminden beklentim açıkcası çok yüksekti çünkü kitabını okuyanlar bilir: çok değişik bir kurgusu vardı ve durağan bir yapısı olmasına rağmen sizi peşinden sürükleyebilen bir kitaptı. Böyle bir kitabın sinema uyarlamasında; kitabı okurken ki hayal ettiklerimi bulmak adına çok beklenti içine girmiştim. Sonuç mu? Okuyalım…

Öncelikle filmin konusundan bahsetmek gerekirse: Dünyamız uzaylı bir grup tarafından istila edilmiştir. İnsanların bedenleri, bu istilacılar için bir taşıyıcıydı: yani bedenlerde her ne kadar bir şey olmasa da zihin kontrolü tamamen bu uzaylıların elindeydi. Neredeyse herkes ”teslim” olmuştu: çünkü çoğu insan buna karşı koyamıyordu. Geriye kalan vahşi birkaç insandan biri olan Melanie, yakalandığı zaman bir tercih yapması gerekiyordu. Göçebe, Melanie’nin bedenini alan ruh, yetkililer tarafından bir insan bedeninin içinde yaşarken karşılaşabileceği zorluklar hakkında uyarılmıştır: Baskın duygular, hislerin yoğunluğu, çok canlı olabilen anılar Ama Göçebe’nin beklemediği bir zorluk vardır: Bedeninin önceki sakini yani gerçek Melanie zihninden vazgeçmeyi reddeder. Göçebe, Melanie’nin düşüncelerinin derinlerine inerek geri kalan insanların nerede olduğunu öğrenmeye çalışır. Ama Melanie’nin zihninde tek görebildiği, sevdiği adamın, hâlâ saklanan bir insan olan Jared’ın hayalidir. Bedeninin arzularına direnemeyen Göçebe, yakalamak zorunda olduğu bu adama karşı özlem duymaya başlar. Dış güçler, Göçebe ve Melanie’yi, aslında istemeseler de, ortak bir hedefte birleştirir ve birlikte sevdikleri adamı bulmak için tehlikeli ve sonu belli olmayan bir macera için yola koyulurlar…

Belirtmek gerek: daha sağlam bir oyuncu kadrosu ile hareket edilebilirdi. Oyuncuların çoğu genç ve çok tanınmamış kişilerdi: bir de vizyonları yoktu. Alacakaranlık sayesinde başrol oyuncuları ünlendiler ama belirli vizyonları vardı mesela karizmatiktiler, güzeldiler: bu filmde tercihler gerçekten çok yanlıştı. Fakat ufak bir ayrıntıyı söylemek gerek: romanda Melanie, Wanda’ya hatıralarını aktarırken, Jared ile ilişkisinden ve aralarındaki yaş farkından bahseder. Anlatıda kendisi 17 ve Jared 26 yaşındadır. Filmde aynı rolleri canlandıran Saoirse Ronan ve Max Irons’ın gerçek yaşları da aynen 17 ve 26… İlginç bir tesadüf olsa gerek…

Film aşırı ‘romantik‘. Yani bilim kurgudan tamamen kopması en büyük handikapı. Ama kitabı okuyanlar bilirler: romanda da daha çok Melaine’nin iç dünyasına ve aşkına olan bağlılığı üzerine çok durulmuştu: zaten onu bu kadar başarılı bir şekilde ailesini bulmasına, zihnini kaptırmamasına iten de buydu. O yüzden ben garip karşılamaktan ziyade; yönetmenin romana sadık kalma düşüncesini doğru buluyorum. Bu yüzden kitabın sinemasal anlamda karşılığı olması adına tüm beklentileri karşıladığını düşünenlerdenim.

Ama şunu söylemek gerek: film oldukça sıkıcı. Durağan. Basit. Sıradan bir yapısı da var. Ama uzaylıların ‘dünyayı tekrar yaşanabilir hale getirme’ çabalarının yanında insanların ‘insan gibi’ davranıp, Melanine’nin bedenine sahip olmuş göçebe’yi öldürmek yerine sahiplenmeleri, zamanla tanımaya çalışmaları, sevmeleri gerçekten mükemmel bir sırada işlendi: bu ‘düşmanı tanımadan yok etmeme’ arzusu son dönem bilim kurgu filmlerinin neredeyse hepsinde var zaten. Kitapta olan ama filme yansıtılmadığı için üzüldüğüm ‘futbol maçları’ kısmı neden çekilmedi diye yönetmene kızdım ama: çünkü bu sahne filme değişik bir boyut katabilirdi belkide. Mekan tasvirleri romanla birebirdi; bunun yanında dağın içerisinde ekin ekmeleri, ilk insanların tarımla uğraşması ve tanışması düşüncesini akla getirdi ki: güzel bir bölümdü. Bir de filmin sonunda göçebe’nin yeni bedenini hangi ünlüye benzeteceksiniz merak ediyorum.

Aksiyon olmadan yapamam diyenler kesinlikle uzak durmalı bu filmden: çünkü tek aksiyon sahnesi var o da 5 dk bile sürmüyor! Onun dışında bilim kurgu ve aşk harmanlaması bu filmi; özellikle Stephenie Meyer‘in bu ünlü kitabını okuyanların mutlaka izlemesi gerek. Bu arada belirtmekte fayda var; Diana Kruger gibi bir sarışını filme empoze etmek çok güzel bir fikirdi: hiç olmazsa zihinleri açık tutuyordu. 🙂 Ve filmde bolca öpüşme sahneleri de var…

İyi seyirler.

 

Yorum Yap