İlginizi Çekebilir
  1. Ana Sayfa
  2. Sine Kritikler
  3. Sinekritik: Solomon Kane

Sinekritik: Solomon Kane

Doğu ile batı arasındaki savaşlar, kötülüğün bazı filmlerde batıdan bazı filmlerde doğudan gelmesi, orta çağda yaşanan dini bir çok olay, cadılık kavramı… Ve kötü bir geçmişi olmasına rağmen, iyi bir adam. Bütün bunlar bir film yapmak için yeterli sebepler değil mi sizce de?

Solomon kane filmini sinemada izlemek istiyordum ama biraz erken davrandım sanırım. Evde altyazılı bir şekilde geniş ekran televizyonda izlemek doğrusu ayrı bir keyif verdi. Fakat ilk paragrafta dediğim gibi, iyi bir malzeme ile yapılan film bence başarısız bir oyuncu seçimiyle yoluna devam etti. Filmin devamı gelir mi bilmiyorum; sonuna bakılırsa gelebilir ama bu oyuncu kadrosu ile ben başarı görmüyorum. Neden mi?

Başrolde, solomon kane karakterini canlandıran James Purefoy‘i daha önce ölümcül deney filminde izlemiştim, hatta biraz x-men filminin başrol oyuncusu Hugh Jackman’a benzetmiştim. Bu tip rollerden ziyade daha çok aşk filmlerinde yan karakter olarak oynayabileceğini düşündüğüm biri: çünkü duygusal sahneleri çok güzel oynuyor. Yönetmen ve senarist Michael J. Bassett ile bu film sayesinde tanıştık: daha önce hiç bir filmini izlememiştim ama Robert E. Howard adlı ünlü yazarın öykülerinden esinlenerek yazdıkları bu filmin daha iyi ellerde, daha güzel sonuçlar doğuracağını düşünüyorum.

Film, 1600 lü yıllarda geçiyor. Ki aslına bakarsanız öncelikle bu tarih konusunda senaristlerin çok yanlış düşündüğünü söyleyebilirim: mesela 1300 lü yılları seçselerdi filmde işledikleri bir çok olguya daha yakın hareket etmiş olurlardı, daha gerçekçi olurlardı. Sanırım burada tarih belirtmelerinin en önemli sebebi ” yeni dünya ” amerika’nın keşfedilmesinin filmde hiç olmassa sözle ifade edilmiş olmasıdır. Fakat filmde diğer işlenen şeyler; örneğin cadılık, büyücülük kavramları bana daha önceki tarihleri ifade ediyordu. Başlangıç ile işleyiş konusunda bir sıkıntı yaşadıkları aşikar.

Başroldeki adamımız evinden kaçtıktan sonra güçlü bir savaşçı olmuş ve az adamlarıyla bir çok yeri fethetmiştir. Bu fetihlerinden birinde , sanırım arabistan çevresinde cadılığın ve büyücülüğün ele geçirdiği bir ülkede taht odasına geldiğinde şeytan tarafından bir antlaşma yapıldığını , şeytanın yaratığından öğrenir ( ki bu antlaşmanın öncesini ne biz ne de başrol oyuncusu biliyor. Sanırım ölüm fermanın imzalandı demek oluyor bu, velhasıl: her insan ölümü tadacak arkadaş!. Fakat, neden şeytanla? Azrail kavramı film için out! ) Bunu yeni öğrenen kahramanımız antlaşmaya itaat etmeyeceğini belirtip, şeytanın elemanıyla savaşırken kendini denize atar ve kurtulur. Fakat şeytanın elemanının son lafı: eninde sonunda seni bulacağız olur. Buraya kadar normaldi her şey fakat bir sonraki sahnede kahramanımızı bir kilise de buluruz: konu itibariyle doğru yerdedir ama bir an da dank eden bir konuymuş gibi kilise de kalmasının sebebinin bir barış adamı olması gerektiği ve eğer bir daha birine zarar verirse şeytan tarafından ruhunun alınacağı gerçeğidir. Filmin konusunda gördüğüm ilk kopukluk bu olsa gerek.

Filmleri izlerken ben her zaman arka planda anlatılmak istenen acaba nedir? sorusunu sorarım kendime: o yüzden bazı konuları, bazı sahneleri daha ince ayrıntısına kadar kendi hayal gücümü de katarak düşünmeye çalışırım. Bunun bir diğer sebebi de her filmin vermek istediği bir mesaj vardır gerçeğidir. Bunu ya yönetmen ya da senarist sağlıyordur: görünen kısmın yanında bana göre bir de verilmek istenen bir mesaj vardır. O yüzden kahramanımızın 1600 lü yıllarda fethettiği ülkenin doğu illeri olması ve kahramanın arapça konuşması beni düşündürmüştür. Bir de taht odasına girdiğinde savaştığı kişi şeytanın adamı olunca daha da düşünmeye başladım. Acaba islama atılan bir taş mı var burada? O zamanlarda arap yarımadasında veya çevresinde bu kadar kötü durumda olan bir milet yaşadı mı acaba? Çünkü arkadaşlar, aslına bakarsanız her film hayal ürünü olsa da bir gerçeklik payı mutlaka vardır. Aklıma bir ara libya kralı bile geldi, acaba senarist onu düşünerek mi filmin kurgusuna böyle bir şey ekledi diye düşündüm. Amannn, film değil mi? Geç!

Filmde her türlü kötülüğü yapan karakterimiz şeytanı gördükten sonra kıçını kurtarmak adına bile olsa yapması gereken tek şeyin tanrıya sığınmak olduğunun farkına varır ve bir daha şiddet/adam öldürme gibi olaylara karışmassa ölene kadar lanetten kurtulacağını bilerek hareket eder. Fakat kilise tarafından kapı dışarı edilince kendi yoluna gider, yolda karşılaştığı kafileyi koruyamaz fakat kafilenin babasının söylediği söz üzerine yemin eder ve bu vesileyle mutlu sonla film biter. Baştan sona hristiyanlık propagandası yaptığını söyleyebileceğim film, o devirde yaşanan cadı yakma olaylarını doğru bir şey olarak göstermeye çalışmış olabilir mi? Şeytandan korunmak için kiliseye gitme gibi bir çok sahneyi zaten amerikan filmlerinde görüyoruz ama bu filmde dikkatimi çeken bir diğer sahne de filmin hemen başında dalgalanan ingiltere bayrağıdır. Hollywood sineması o dönemde amerika olmadığı için kardeş ülkeyi seçti sanırım.

Filmi izlerken sıkılmadım ama keyif de aldım diyemem. Bir van helsing kadar güzel değildi mesela. O yüzden izleyip izlememe tercihini size bırakıyorum ama bir şey kaybetmezsiniz. Benzer bir çok film var, emin olun!.

Benim puanım 6.

İyi seyirler.

solomon kane fragman

<

p style=”text-align: center;”>{dailymotion}xaj02s{/dailymotion}

Yorum Yap