İlginizi Çekebilir
  1. Ana Sayfa
  2. Sine Kritikler
  3. Sinekritik: Evrim ( Transcendence )

Sinekritik: Evrim ( Transcendence )


” Başta korkacaklar. Ama teknolojinin yapabildiklerini gördüklerinde bence hepsi ona kucak açacak. Bence teknoloji, hayatlarını değiştirecek… ” Evrim ( Transcendence ) filminin ana teması bu sözlerin üzerine inşa edilmiş diyebiliriz. Yönetmenliğini Wally Pfister’ın üstlendiği filmin senaryosu Jack Paglen’e ait. Baş rolde de bu tür bilim kurgu filmlerinde görmeye pek alışık olmadığımız Johnny Depp ile beraber Morgan Freeman gibi iki usta oyuncu olunca, izlemek için ekran karşısına geçtim ama şunu belirtmekte fayda var: filmin Türkiye dağıtımını üstlenen, Türkiye sinema endüstrisinin köklü şirketlerinden Fida Film ve bağlı şirketi Tiglon İletişim iflasın eşiğinde olduğu dönemde, filmin ülkemizde yayınlanması maalesef iptal edilmiş ve sinema salonlarında bu filmi izleme şansı sinemaseverler açısından mümkün olmamıştı. 

Teknoloji artık hayatımızın bir parçası; gelişim hızına yetişmek gerçekten zor. İnsan yapımı bu ürünlerin ortaya çıktıktan sonraki kapasiteleri gerçekten müthiş: ilerisi için insanı korkutuyor. Ya filmler gerçek olursa? Hepimiz izlemişizdir: Ben Robot filminde Will Smith, dünyayı kontrolü altına alan insan yapımı yapay zeka ile savaşmıştı. Hatta bilim kurgu filmleri arasında bir kült olan ” Yapay Zeka ” filminde de tamamen insan gibi hareket eden, insan olmak isteyen bir robotu izlemiştik. Makinelerin dünyasına bir hükmetme telaşı var bizde: ama onları sonsuza kadar kontrol edebilir miyiz? Fişi çektiğimiz an her şey sonlanır mı? Aslında, Matrix ve sonrası bu tip konularda değişik felsefik yapımlar ortaya çıkmıştı, Evrim ( Transcendence ) de bunlardan biri diyebiliriz. İnsan yapımı kodlara, insani duygular yüklenebilir mi? sorusunun cevabını arayan bilim adamlarından biri olan bilim adamı Will, yapay zeka konusunda çok ileri araştırma sonuçlarına ulaşmıştır. Fakat bu sonuçlar bazı insanların hoşuna gitmez ve Will ile arkadaşları bir terörist grubun saldırısına uğrar ve bir kısmı cinayete kurban gider. Kendisi gibi bilim adamı olan eşi Evelyn, kısa bir yaşamı kaldığını öğrendiği Will’in beynini gelişmiş bir süper bilgisayara entegre eder. Will’in bedeni ölmüştür ama beyni eşiyle yeniden iletişime geçer. Dahası Will, bağlı olduğu bilgisayardan internet aracılığı ile tüm dünyayı avucunun içine almaya başlar, kendini geliştirir ve insanüstü sonuçlara ulaşır fakat terörist grup Will’in hala hayatta olduğunu fark edince, süper bilgisayarı yok etmek için tekrar harekete geçer…

Film o güne kadar olan biten her şeyi bir çırpıda silip, kendi kurguladığı konu üzerinden hareketle yoluna devam ediyor. Ne mi demek istiyorum? O güne kadar yaşanan: dağların oluşumu, canlıların oluşumu, suyun ve rüzgarın hareketi; aklınıza gelebilecek her türlü doğal olayı yani bir nevi yaradanı yok sayarak başlıyor. Bir anlamda putperestlik iması ile ” Her insan kendi tanrısını oluşturmadı mı? ” bombasını elinize bırakıyor! Yani bir nevi film, kendi tanrısını, kendisi yaratıyor! Kendisine kadar yaşanan bir çok soruya cevap vermeden, kendi yazdıkları kodlar ile ortaya çıkan muhteşem yapay zekanın neredeyse peygamberlerden öte bir şekilde sıfırdan insan yapması (ruh nerden geldi acaba?), bir çok bilim kurgu filmlerinde görmüş olduğumuz ve x-men’den wolwerineyi bize hatırlatan en ölümcül yaraların bile bir kaç saniyede kendini iyileştirmesi gibi uçuk sonuçları bizlere izletiyor. İşin komik tarafı ise tüm bunları yok etmek için yine insan ürünü bir virüs yazmak yeterli oluyor! 🙂 Felsefik açıdan çok uç noktalarda olmak sanırım saçmalamanın da uç noktalarında yaşatmış senaristi: yönetmen de ona eşlik etmiş. Bir kaç basit fiziksel bilginin (bakır tellerle uydu iletişimini sıfırlamak gibi) yer aldığı sahneler, okul dönemini hatırlatsa da: kodlarla oluşturulmuş ve makinelere bağlı bir yapay zekanın, yağmur damlalarının içine kadar kendini kodlaması ve kopyalaması, insan kanında kendine yer bulması: gerçekten inanılmazdı ve kendini izlettiriyordu ama ‘yok be canım, az bi sakin ol ne bu hız?’ diye kendi kendine söyletmekten öteye gidemiyordu. Kendi kulvarında tamamen ütopik korkuları işleyen ve gayet kaliteli bir kadroya sahip olan film: bence uçuk fikirlerin, mantıklı izahi konusunda seyirciyi tatmin etmekten çok ‘ağzı açık’ bırakıp yoluna devam etmeyi seçti. Karakter tanıtımlarının fazla detayına girmeden, 3 bilim adamı ile beraber sanki onları tüm dünyada takip eden tek bir polis ve tek bir dost ile hareket ettiren kurgu: kendi içinde aksiyona hiç yeltenmeden, sadece hızlı bir şekilde örgüleri ilerletmesi ile kendini izlettiriyor.

Filmi izlerken şu soruyu sordum kendime: böyle bir teknoloji mümkün mü? Takip ettiğim kadarıyla teknolojik bir konuda imkansız demek çok zor: o yüzden mümkün değil diye bir cevap veremedim. Fakat tüm dünyayı tek bir kasabaya sıkıştırıp, neredeyse her şeyi ama her şeyi karakterlerden uzak tutarak; bir polis, bir dost, bir sevgili ve eş, bir terörist grup etrafında film çekerken mükemmele yakın bir yapay zeka ile uğraşmak, gerçekten zor olsa gerek! 🙂 Tabii ki özgün ve üzerinden çok düşünülmüş bir senaryo ile kurgu olduğu konusunda hem fikiriz: ama yaratılan onca şeyi görmezden gelirken pustperestçe bir yaklaşımla ‘yeni bir tanrı’ inşa etmek, bana filmi mükemmel kılmak yerine basit kıldı ve 5 puan verdirtti. Bütçesi 100 milyon olmasına karşın sadece 90 milyon gelir elde edip yapımcı Christopher Nolan’ı 10 milyon zarara sokan bir film. Bunda kendini iyi anlatamamasının da sebebi var diyebiliriz: yine de türün meraklılarının izlemesi gereken bir film; Johnny Deep hayranları zaten kaçırmasın! Yüzünü bu kadar net diğer filmlerde görmek kısmet olmuyor çünkü. 🙂

İyi seyirler.

Yorum Yap