Mecelle’nin Küllî Kâideleri (ilk 100 Madde)
Mecelle'nin Küllî Kâideleri (ilk 100 Madde)
0

Mecelle’nin Küllî Kâideleri (İlk 100 Madde) adlı kitap, Prof. Dr. Osman Öztürk‘ün kaleme aldığı, hacim olarak okuyucuyu yormayan içerik olarak da düşündüren bir eser. Osmanlı hukuk tarihinin en büyük anıtlarından biri olan Mecelle’yi anlamak, önemli. Günümüzde de “acaba?” sorusunu sorduran bu önemli kanun hakkında çokça şeyler söylenebilir; keza oldukça fazla eser ortaya çıkarılmıştır mutlaka. Ancak 80 sayfalık hacmiyle çok kısa sürede okuyup bitirebileceğiniz bu eser Mecelle’nin giriş kısmında yer alan ilk 100 maddeyi yani “Kavâid-i Külliyye” (Genel Hukuk Kuralları) olarak bilinen metnin temellendirildiği bir eserdir.

  • Kitap Adı: Mecelle’nin Küllî Kâideleri (İlk 100 Madde)
  • Yazar:  Prof. Dr. Osman Öztürk
  • İncelenen Baskı: Rağbet Yayınları, 2021, 2. Baskı, İstanbul
  • Fiyat Bandı: ~85 TL (15 Mart 2026 itibarıyla)
  • Kapak Tasarımı: Sade ve resimsiz.

Kitabın kapak sadeliği, aslında içindeki bilgilerin ağırlığıyla hoş bir tezat oluşturuyor. Şimdi, kitaptaki notlarıma ve altını çizdiğim o derin kaidelere geçmeden önce, konunun tam oturması adına sizlere birkaç temel bilgi vermek istiyorum:

Mecelle Nedir?

Mecelle (Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye), 1868-1876 yılları arasında Ahmet Cevdet Paşa başkanlığındaki bir bilim heyeti tarafından hazırlanan, Osmanlı Devleti’nin ilk medeni kanunu olarak bilinen metindir. İslam fıkhına, özellikle Hanefi mezhebine dayanarak oluşturulmuş; borçlar, eşya ve yargılama gibi günlük ticari ve medeni hukuk kurallarını maddeler halinde sistemleştirmiş çok kapsamlı bir kanundur.

Külli Kaide Ne Anlama Gelir?

Külli kaide, hukukta çok sayıda benzer duruma ve alt meseleye uygulanabilen, kapsayıcı “genel kural” demektir. Fıkıh ilminde hukukun temel mantığını, adalet anlayışını ve prensiplerini özetleyen kısa, özlü ve akılda kalıcı formüllerdir. Hukuki bir sorunu çözerken veya bir kanunu yorumlarken hukukçulara yol gösteren bir pusula işlevi görür. Bilimsel bir yanı vardır.

Mecelle’nin İlk 100 Maddesi Neyi Kapsar?

Mecelle’nin giriş (mukaddime) bölümünü oluşturan ilk 100 madde, genel hukuk prensiplerini (kavâid-i külliyye) kapsar demiştik. Birinci madde fıkhın tanımını yaparken, geri kalan 99 madde hukukun evrensel felsefesini anlatır. Bu maddeler doğrudan spesifik bir cezayı belirlemek için değil; kanunların ardındaki mantığı kavramak, hakkaniyeti sağlamak ve diğer maddelerin nasıl yorumlanacağını göstermek için yazılmıştır. Karar verirken dikkat edilir ve kalan maddelere de referans vermektedir.

Hukukun Temeli: Mecelle’nin Külli Kaideleri Kitap İncelemesi

Mecelle, hukuki arka planıyla her zaman merak ettiğim, derinlemesine incelemek ve günümüzde uygulayıp uygulanmayacağını soruşturmak istediğim önemli bir kanun. Bu kanun metninin ilk 100 maddesi ise hukukun evrensel mantığını, adalet felsefesini ve günlük hayattaki anlaşmazlıkların çözüm yollarını özetleyen altın kurallar olarak dikkati çekiyor.

Örneğin; “Beraet-i zimmet asıldır” (Bir kimsenin suçsuz ve borçsuz olması esastır) veya “Def’-i mefâsid, celb-i menâfi’den evlâdır” (Zararları uzaklaştırmak, fayda sağlamaktan önce gelir) gibi modern hukukta da yer alan ve aslında hukukun temelini oluşturan kaideler bu ilk 100 maddenin ta kendisidir. İşte elimde okumaya başladığım bu kitap, söz konusu kuralları herkesin anlayabileceği bir süzgeçten geçirerek okuyucuya aktarmaya çalışıyor. Özellikle hukuk öğrencilerinin mutlaka okuması gereken bir eser.

Kitap, benim gibi ezberi kötü olanlar için biçilmiş kaftan: çünkü, doğrudan ezberletici bir hukuk metni olmaktan ziyade kavramları temellendirerek ilerlemeye çalışıyor. Kısa ve hap bilgiler vererek konuyu okuyucunun anlaması için çalışıyor yazar… Mecelle’nin Küllî Kâideleri adlı eserde İslâm dininin emirlerinin iman, amel ve ahlak olarak üçe ayrıldığını belirten yazar, şeriatın “amel” kısmını inceleyen Fıkıh ilminin kapılarını da okuyucuya aralıyor.

Öne Çıkan Kaideler ve Anlamları

Kitapta İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin fıkhı; “Kişinin lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir” şeklindeki muazzam ve derinlikli tarifine yer verilerek fakihlerin ve Mecelle’nin ilk maddesinin de benimsediği “Fıkıh, şeriatın ameli meselelerini bilmektir” düsturu üzerinden maddeler tek tek şerh ediliyor. 80 sayfalık bu rafine eser, okuru yormadan, meselenin özünü nokta atışıyla veriyor.

Evet, klasik bir cümledir: kanunlar, toplumların ihtiyaçlarına göre doğar ve ölür. Tabii burada Mecelle’nin 19. yy. da tarım ve esnaf toplumunun yapısına göre, günün şartlarına uygun bir şekilde yazıldığı gerçek. Ancak, geçmişten gelen bilgi ve birikimin yanında İlk 100 maddedeki mantık örgüsü o kadar sağlamdır ki, üzerinden bin yıl da geçse eskimeleri mümkün değil gibi gözükmektedir. Yine de günümüz dünyasının e-ticaret, siber suçlar, kripto varlıklar gibi karmaşık konulara cevap veremeyeceği de zaten malumdur çünkü geçmişte bunlar yoktu. Toplum geliştikçe kurallarda esneyebilir ve yenilenebilir.

Günümüzde biliyorsunuz birçok kanunumuz yabancı ülkelerden alınmış durumda, muhtemelen Mecelle yazılırken de yabancı kaynaklardan istifade edilmiştir. Ancak bize has, ülkemizin toplum yapısına uygun bir kanuni nizam oluşturulması mutlak gerçekliktir. Bu konuda çalışmalar var mı yok mu bilemiyorum. Fakat şunu söylemek yanlış olmaz: Mecelle günümüzde tamamen yok olmuş değildir; ruhu yaşamaya devam ediyor. Bugün kullandığımız Türk Medeni Kanunu (TMK) ve Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) en temel maddelerine baktığımızda Mecelle’nin izlerini açıkça görmekteyiz. Bu da bize gösteriyor ki Mecelle’nin adalet terazisi bugünkü kanunlarımızın içinde, güncellendikten sonra bile tartmaya devam ediyor diyebiliriz. Bu kitap da bize, güncellediğimiz o terazinin asıl ağırlık merkezini, yani hukukun felsefesini hatırlatıyor.

Kitaptan Altını Çizdiğim Altın Değerinde Kaideler ve Yansımaları

Prof. Dr. Osman Öztürk’ün kitabını okurken, bazı cümlelerin altını çizdim. Bunlardan bazılarının günlük hayatımızın tam merkezinde olduğu görmek, beni çok etkiledi. Örneğin; hukukta “niyet” arama mantığı şunlarla özetlenmiş:

Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir” (s.18)

Bir işe bağlanacak hüküm, bu işte güdülen maksada göredir” (s.18)

Akidlerle söz ve şekillere değil, maksat ve manalara itibar edilir.” (s.19)

Bu maddeler, şekilciliğin ötesine geçerek özü aramamız gerektiğini söylüyor. Yazarın kitapta verdiği şu örnek konuyu çok net açıklıyor: “Yalnız kasdetmekle bir iş hukuken bir değer taşımaz. Mesela, hanımını boşamayı, birisine bir şey hediye etmeyi kasdetmekle o işi yapmış sayılmaz.” (s.19) Yani niyet eyleme dönüşmeli, eylem de niyeti yansıtmalıdır. Bugün “sözleşmelerin yorumlanmasında gerçek iradeye bakılır” dediğimiz kuralın asırlık hali tam da budur.

Bunun yanında, modern hukuk derslerinde gördüğümüz ve öve öve bitirilemeyen evrensel ilkelerin, Mecelle metninde zarif bir şekilde formüle edildiğini görmek gerçekten etkileyiciydi benim için:

Yani kesin bilinen husus şüphe ile bozulmaz. Abdest aldığını iyi bilen bir kimse sonradan bu abdestin bozulduğunda şüphe etse, abdestli kabul edilir.” (s.20)

Bir kimseye dava açıp da “borçlu veya suçlu olmadığını ispat et” demek abestir.” (s.22)

Buradan şunu anlıyoruz: kimse suçsuzluğunu kanıtlamak zorunda değildir, iddia sahibi iddiasını ispatlamakla yükümlüdür. Yani suçluluğu ispatlanana kadar herkes suçsuzdur gibi bir şey… Yine “Nitekim sıhhat, bekaret, hayat hep asli sıfatlarıdır ve prensip bunların var olmasıdır. Ancak mesela şirkette kar, satılan malda ayıp gibi hususlar arızi olduğundan bunların bulunmaması esastır, varlığının ispatı gerekir.” (s.23) cümlesi, “olağan olanın değil, istisnai olanın ispatlanması gerektiği” gerçeğini bizlere gösteriyor diyebiliriz.

İdareciler olsun, vatandaşlar olsun, bazen – zor durumda kaldığımızda veya kriz anlarında – bazı ani kararlar verebiliriz ve bu verdiğimiz kararların olumsuz sonuçları da – yasal olarak – olabilir. Bu durumda peki ne yapacağız? İşte Mecelle buna da cevaz veriyor:

Zorluk, kolaylığı getirir, darlık zamanında genişlik gösterir.” (s. 28)

Zaruretler yasakları mübah duruma getirir. Zaruret insanı bir şeyi yapmaya zorlayan semavi, yani insanın elinde olmayan sebebe denir.” (s. 29)

Açlıktan ölmemek için hukuken yasaklanmış bir şeyi yemek caizdir.” (s. 28)

Zaruret halinde yasak fiillerin işlenmesi ancak zaruret miktarınca caiz olur.” (s. 30)

“….. susuzluktan ölmek üzere olan kimse de bulduğu bir şaraptan ancak ölmeyecek kadar içebilir.” (s. 30)

Ancak bu esneklik sonsuz değildir. Özgürlük, başkasının hakkının başladığı yerde biter. Nitekim yazar bunu şu vurucu cümleyle dengeliyor: “Ancak yapılmaması hakkında açık bir nas varsa bu iş yapılmaz. Mesela zorluk sebebiyle adam öldürmek caiz olmaz.” (s.28) ve ekliyor: “Zaruret, başkasının hakkını ortadan kaldırmaz. Dolaysıyla aç kalıp da başkasının ekmeğini yiyen kimse sonra bunun kıymetini öder, bu artık hakkaniyetin bir gereğidir.” (s.36).

Bazen de – özellikle devlet işlerinde – en iyiyi değil de en kötüler arasından iyisini seçme gibi durumlarla da karşılaştığımız olabilir. İşte Mecelle’nin bu konudaki düşüncesi:

“Zarar-ı âmmı def için zarar-ı hâs ihtiyar olunur.” (s. 32) (Yani: Genel/Toplumsal zararı önlemek için, özel/bireysel zarar tercih edilir.)

Kötülüklerin giderilmesi, menfaatlerin elde edilmesinden daha önde gelir.” (s. 34)

Şiddetli bir zarar, daha hafif bir zararla giderilir.” (s. 33)

İki kötülük karşı karşıya geldiğinde hafif olanı işlenerek büyük olanının giderilmesine çalışılır.” (s. 34)

İki kötülükle karşı karşıya kalındığında daha hafif ehven olanı seçilir. Bu da önceki maddenin aynıdır. İki zalim devletin başına geçmek için aday olsa, başkası da bulunmasa ikisinden daha az zalim olanı seçilir, çünkü devletin başsız kalması mümkün değildir.” (s.34)

Nitekim dargın olan kimseleri barıştırmak için ve harpte yalan söylenebilir.” (s.35)

Devamında yer alan “İki zalim devletin başına geçmek için aday olsa, başkası da bulunmasa ikisinden daha az zalim olanı seçilir, çünkü devletin başsız kalması mümkün değildir.” (s. 34) örneği, siyaset felsefesi açısından da çok çarpıcı bir gerçekliği yüzümüze vuruyor. Toplumsal düzen (maslahat), bireysel ideallerden üstün tutulmuştur.

Mecelle'nin Küllî Kâideleri (ilk 100 Madde) hakkında yapay zeka tarafından hazırlanan bir görseldir.

Yukarıda bahsettiğimiz, hukukun her daim sabit kalmadığını ve zaman içerisinde değişebileceğini, kendini geliştirebileceğini, yani esneme olabileceğini dile getiren ifadelerde yer alıyor:

Zamanın değişmesiyle, hükümlerin de değişmesi inkâr olunamaz. Hakkında nas, yani ayet ve hadis bulunmayan hükümler, zamanla değişebilir.” (s.41)

Nassa dayalı hükümler ise zamanla değişmemektedir. Ancak değişmeyen külli hüküm olup bu hükmün hadiselere tatbiki zamanla değişebilir.” (s. 43)

… Ancak yapılmaması hakkında açık bir nas varsa bu iş yapılmaz. Mesela zorluk sebebiyle adam öldürmek caiz olmaz.” (s. 28)

Zaruret, başkasının hakkını ortadan kaldırmaz. Dolaysıyla aç kalıp da başkasının ekmeğini yiyen kimse sonra bunun kıymetini öder, bu artık hakkaniyetin bir gereğidir.” (s. 36)

Bunlar dışında çok ilginç ve okurken gülümseten ama aynı zamanda düşündüren maddelerde yer alıyor Mecelle’de ki onlardan bazılarını şöyle yazayım:

Alması yasak olan şeyin vermesi de yasaktır.” (s. 36)

Örf, insanların güzel gördüğü, adet (teamül) ise insanların başlangıcı belli olmayan bir zamandır yapageldikleri şeyler demektir.” (s. 37)

Et yemeyeceğim” diye yemin eden kimse balık yese yemini bozulmaz, çünkü balık için et sözünü kullanmak adet değildir.” (s. 44)

“…. Hayvanların yaptığı zararlardan sahibi (kusuru yoksa) sorumlu olmaz” (s. 77)

Günümüz hukuk sistemi açısından bakıldığında, gayet mantıklı ve bir o kadar da enteresan bulduğum, günümüzde de tatbik edilmesi gereken iki maddeyi de sizlerle paylaşmak istiyorum:

Sağlam delile dayanmayan ihtimaller vehimden ibaret olup bunlara itibar edilmez.” (s. 65)

“…… İslam hukukunda bir hâkimin usulüne uygun bir şekilde verdiği hüküm bir başka hâkimin götürülerek bozulmaz, bir başka deyişle istinaf caiz görülmemiştir. Bunun istisnası sultanın emridir.” (s. 27)

Mecelle’nin Külli Kaideleri İlk 100 Madde kitabında altını çizdiğim diğer maddeler

Aşağıda yine kitaptan altını çizdiğim ve ayrıntılarına girmediğim birkaç cümleyi daha sizlerle paylaşmak istiyorum ki bunların çoğu Mecelle’nin ilgili maddeleri arasında yer alır:

İşte şeriatın amel denilen kısmını, yani insanların yapması gereken hususları bildiren ilim dalına fıkıh ilmi denir. Fıkıh, lugatta bilmek, anlamak, ıstılahta ise beden ile yapılacak şer’î hükümleri bildiren ilim dalıdır. İmam-ı Azam Ebu Hanife, fıkhı, kişinin lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir, şeklinde tarif etmektedir.” (s.16)

Gayrımeşru surette yapılan şeyler eskiden beri süregelse de buna itibar edilmez, zarar giderilir.” (s.21)

Nitekim sıhhat, bekaret, hayat hep asli sıfatlarıdır ve prensip bunların var olmasıdır. Ancak mesela şirkette kar, satılan malda ayıp gibi hususlar arızi olduğundan bunların bulunmaması esastır, varlığının ispatı gerekir” (s.23)

Bir kimsenin mülkü olduğu bilinen şey, mülkiyeti gideren (satış, bağışlama gibi) bir durum ortaya çıkmadıkça mülk olarak kalmaya devam eder” (s.24)

İslam hukukunun asli kaynakları sırasıyla kitap, sünnet, icmâ ve kıyastır. Hakkında kitap ve sünnette açık hüküm bulunan meselede kıyasa gidilmez.” (s.26)

Bir işte daralma, sıkıntı baş gösterirse genişletilir, ruhsata gidilir.” (s.28)

Birisine zarar vermek caiz olmadığı gibi, kendisine zarar verene de zararla mukabelede bulunmak caiz değildir.” (s.29)

Osmanlı padişahlarının ileride arkalarında binlerce kişiyle ayaklanarak müslüman kanının dökülmesine sebep olacağı belli bulunan akrabalarını katletmeleri de bu prensibe uygundur.” (s.32)

Zarar imkân dahilinde giderilir. Bu sebeple mesela gaspedilen mal tüketilmiş ise artık misli veya kıymetiyle ödetilir.” (s.35)

Yine mesela altın ve gümüş tartı ile (veznen), hurma, buğday, arpa, üzüm ve tuzun ise hacim ile (keylen) alınıp satılması hadisle sabit iken kaynağının örf olması sebebiyle bulunan yerin örfüne göre bu esasın değişebilmesine, yani örfe göre bu esasın değişebilmesine, yani örfe göre altın ve gümüşün sayı, diğerlerinin tartı ile satılabilmesine izin verilmiştir.” (s.43)

Maslahata uymak, kamu düzenini, amme menfaatini gözetmek demektir. İslam hukuku hükümleri dinin, aklın, malın, canın ve neslin korunması hedeflerine yöneliktir. Mesela, cihadın kabulü dinin, kısasın kabulü canın, içkinin yasaklanması aklın, hırsızlığın yasaklanması malın, zinanın yasaklanması neslin, korunması maksadıyladır. Bunlara maslahat denir. Devlet başkanı da tasarruflarında bu hedefleri gözetecektir.” (s.53)

Halife-i İslam hukukunun düzenlemediği veya düzenlenmesini halifeye bıraktığı sahalarda hüküm koymaya yetkilidir. Burada şeri şer-i hükümleri kanun haline getirebilir. Osmanlı Devleti’nde Mecelle böyleydi. Halife, ictihadi hükümlerden birisi maslahat sebebiyle tercih edilir. Mesela Osmanlı Devleti’nin resmi mezhebi Hanefi mezhebi idi, kadiler hangi mezhepten olursa olsun kaideten bu mezhebe göre hükmedelerdi. Bazı ihtiyaç durumlarında, halife bu mezhebin de dışına çıkarak başka fıkhi hükümlerin tatbikini emrederse buna riayet edilir.” (s.54)

“…. Keza Hazreti Peygamber maskahata aykırı olmasaydı, Kabe’yi yıkıp Hazret-i İbrahim’in bina ettiği üzere yeniden bina etmeyi arzuladığını söylemiştir. Yine Hazreti Peygamber, münafıkları öldürtmeyi düşünmüş ancak başkalarının “Muhammed kendisine inanları öldürtüyor” demelerinden çekinerek vazgeçmiştir.” (s.55)

Yani, sükût eden kimseye “şu sözü söyledi, söylemek istedi” denilmez ancak söylenecek yerde söz söylemezse sükût söz yerine geçer. Bir başka değişle her zaman “sükût ikrardan gelmez” (s.60)

Sözgelişi, bir kimse “şu adamın malını al veya telef et” derse, o da alsa veya telef etse, ikrah, yani zorlama söz konusu olmadıkça alanın ödemesi gerekir” (s.78)

Yukarıda altını çizdiğim bu satırları okuduğunuzda eminim sizin de dikkatinizi çekmiştir: Mecelle, sadece mahkeme salonlarına hapsolmuş, hakimi ve savcıyı ilgilendiren kuru bir kurallar bütünü değil. Aslında toplumsal barışı, insan psikolojisini ve ahlaki sınırları çizen muazzam bir “hayat rehberi” gibi. Keşke günümüz hukuki metinleri de bu kadar kapsamlı, anlamlı ve toplumun aynası ve yönlendiricisi gibi olsaydı değil mi?

Neyse…

Prof. Dr. Osman Öztürk, kitabında Mecelle’nin ilk 100 maddesini sadece alt alta sıralayıp geçmemiş; arkalarındaki o devasa medeniyet felsefesini, İslam fıkhının o hassas terazisini günümüz insanının anlayabileceği bir sadelikte masaya yatırmış. Bu kaideleri okudukça insan şu gerçeği çok daha iyi anlıyor: Gerçek hukuk kağıt üzerinde değil, insanın vicdanında ve niyetinde başlar. Yüzyıllar önce formüle edilen bu kuralların bugün bile güncelliğini koruması, insan doğasının ve adalet arayışının hiç değişmediğinin en büyük kanıtıdır.

Kitabın felsefi derinliği ve ruhumuza dokunan bu yönü bir yana, okuma deneyimine dair birkaç teknik eleştirimi (ve uyarımı) de paylaşmak isterim.

Kitabın kapsamlı bir içindekiler kısmı olduğunu da ekleyerek devam edeyim: çünkü, tüm maddeler Osmanlıca metin ile birlikte içindekiler kısmında okuyucuya aktarılmış. Bunun yanında her maddenin kısa açıklaması ile devam edilirken oldukça fazla Osmanlıca yani eski Türkçe kelimenin de kullanıldığını ancak bunların anlamlarına ait bir dipnot vs. verilmediğini de eklemem gerekiyor. Çoğunlukla imla kurallarına uygun olan metinde (örneğin s. 38 de “değilir” yerine “değildir” yazılmalıydı gibi birkaç ufak hata vardı), eski Türkçe’ye ait kelimelerin okuma akıcılığını düşürdüğünü de belirteyim. Bazı maddelerinde anlam bakımından diğer maddelerle benzer olduğunu da gördük (m. 87 – 88 gibi). Ancak bu ufak tekrarlar ve teknik pürüzler, eserin genel değerinden hiçbir şey kaybettirmiyor.

Son tahlilde…

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de hocası olan Eski YÖK üyesi profesör, akademisyen ve yazar Osman Öztürk’ün kaleminden çıkan bu eserin sayfa sayısına aldanıp bir çırpıda okunup rafa kaldırılacak bir kitap olmadığını özellikle söylemek gerek. Satır aralarında durup düşünmenizi, günümüz olaylarıyla kıyaslamalar yapmanızı sağlayan, hacmi küçük ama zihinde açtığı ufuk çok büyük bir eser. Sadece hukuk fakültesi veya ilahiyat öğrencilerinin değil; “adalet”, “hak”, “niyet” ve “vicdan” kavramları üzerine dertlenen, geçmişin bilgeliğinden günümüze dersler çıkarmak isteyen herkesin kitaplığında mutlaka bulunmalı. Geçmişin o köklü adalet anlayışıyla yüzleşmek ve hukukun o soğuk zannedilen yüzünün ardındaki sıcak insanlık felsefesini görmek istiyorsanız, Prof. Dr. Osman Öztürk’ün bu kıymetli mirasını okuma listenizin en üst sıralarına ekleyin.

Aslında kitabı okurken, dinimizin bir yansımasını da görüyoruz ki bu da çok güzel… Peki siz, günümüz dünyasında Mecelle’nin hangi kaidesinin toplumda daha güçlü bir şekilde yankılanmasını isterdiniz? Yorumlarda buluşalım!

İyi okumalar.

Reaksiyonunu Göster!
  • 1
    alk_
    Alkış
  • 0
    be_enmedim
    Beğenmedim
  • 0
    sevdim
    Sevdim
  • 0
    _z_c_
    Üzücü
  • 0
    _a_rd_m
    Şaşırdım
  • 0
    k_zd_m
    Kızdım
Paylaş
İlginizi Çekebilir

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


ReCAPTCHA doğrulama süresi sona erdi. Lütfen sayfayı yeniden yükleyin.