İlginizi Çekebilir
  1. Ana Sayfa
  2. Sine Kritikler
  3. Sinekritik: Labirent Ölümcül Kaçış

Sinekritik: Labirent Ölümcül Kaçış

labirent-olumcul-kacis

labirent-olumcul-kacisThe Maze Runner serisi ile tanışmamı ve Labirent Ölümcül Kaçış kitabı hakkındaki düşüncelerimi daha önce bloguma yazmıştım. Bu film ise Amerikalı yazar James Dashner’ın Ekim 2009 tarihinde yayınlanan ve New York Times En İyi Satış ödülü alan The Maze Runner adlı kitabından uyarlama. Önce kitabını okuyup sonra filmini izlemek gerçekten değişik bir duygu. Romanı okurken zaten kafanda hayal ediyorsun; yani bir nevi ‘aklında’ film çekiyorsun. Sonrasında gidip filmi izlemek, başka bir okuyucunun romanı nasıl hayal ettiğini görmek gibi bir şey. Ve izlerken hep ” aaa bu kitapta yoktu/vardı ” veya ” bu şekilde bir değişiklik yapması iyi/kötü. ” gibi tepkilerde bulunabiliyorsun. Bu da filmi sonuna kadar izlemek için size yetiyor zaten. Labirent Ölümcül Kaçış filminin yönetmen koltuğunda Wes Ball yer alıyor. Bu film ilk uzun metraj tecrübesi. Ball‘ın ilk filmi “Ruin/Harabe” yedi dakikalık kısa bir animasyon idi. İlk filminde böyle bir iddialı yapımın altına girmesi kendisi için uzun vadede olumlu sonuçlar doğuracaktır. Çalıştığı ekip ise genç ve pek duyulmamış isimlerden oluşuyor. Dylan O’Brien, Kaya Scodelario, Thomas Brodie-Sangster, Patricia Clarkson, Will Poulter gibi isimler filmin kadrosunda yer alıyor. Bilim Kurgu, aksiyon ve gizem öğelerini içinde barındıran yapım Açlık Oyunları serisinin getirdiği ivme ile aynı kulvarda yarışıyorlar ve bu yılın beklenen filmlerinden biriydi. 

Thomas (Dylan O’Brien) adlı bir genç, adını bile bir süre hatırlamadığı anlarda beraberinde bir sürü çocukla hapsolur. Zamanla etraflarının labirentle çevrili olduğunu öğrenen Thomas ismi haricinde hiç bir şey hatırlamamaktadır. Burada yetişkinler yok. Ve hepsinin de ayrı bir görevi var. Bir şekilde hayata tutunmaya, bir şeyler yapmaya çalışırken, diğer yandan da bulundukları yerden çıkmaya çalışmaktadırlar.

Filmin kitabını okuyup, blogumda yazmıştım. Yönetmen kitaba oldukça sadık kalmaya çalışmış fakat bunun yanında gördüğü eksiklikleri de kendince hamlelerle kapatmaya çalışmış. Mesela romanda hiç yağmur yağmıyor; ama etraf güllük gülistanlık! Bu nasıl oluyor? sorunu okurken ben de sormuştum. İşte bu sorunu çözmek adına yağmuru yağdırması doğru bir hamleydi. Gally karakterini de daha fazla kurgunun içine dahil etmiş. Bence bu da doğru bir tercih. Fakat bu yaptıkları ile eksiklikleri kapatırken mantık hatalarına düştüğünün farkına varamamış. Neden derseniz: kitabın sonunda (filmin sonunda da) öğreniyoruz ki güneş artık dünyamız için yaşam kaynağı değil ölüm kaynağı olmuş bir nevi! Her yeri yakıp yıkıyor! Böyle bir güneş varken, labirentin etrafı kumlarla çevrili iken (filmin sonunda göreceksiniz) ve romanda ‘yapay güneşten’ bahsederken yağmur ve güneşi ‘doğal’ haliyle yansıtması yanlış bir doğru! Truman Show benzeri bir yapılanma yapabilirdi; çünkü romanda bu durum gayet güzel anlatılmıştı. Bir de Gally olayı var dediğim gibi; romandaki önemli karakterlerden biriydi. Filmde ise ‘daha da önemli’ biri olmuş fakat romanda son anda ortaya çıkışı ile filmde son anda ortaya çıkışı arasında tercih yapılsa romanı seçmek daha mantıklıydı. Çünkü şifreyi bilmeyen, geride kalan bir Gally’nin sürpriz yumurtadan çıkışı ‘ yapma be volkan! ‘ dedirten türdendi. Karakterler demişken; Minho karakteri dışında seçimlerin kitaptan çok alakasız olduğunu söylemek mümkün. Alby de iyi bir seçimdi belki de ama o da kitaptaki kadar kurgunun içerisinde değildi lider olmasına rağmen. Newt karakteri için Finli bir karakter hayal etmiştim daha çok fakat çok zayıf birini seçmişler. Tamamen Thomas‘ın üzerine yüklenmekle kalmamışlar Teresa karakterini de pasifize etmişler. Chuck ile Thomas arasındaki duygusal bağı da iyi anlatamadıktan sonra finalde saçma bir ‘duygu patlaması’ ile romanın kopya sahnesini çekmeye çalışmışlar. Müziklerin böyle filmlerde etkisi büyükken; herhangi bir katkısının olmaması da handikap. Izdırap verenler adlı canavarları ise beğendim. Ölülerin duvara yazıldığı sahnelerde güzel fikirdi.

Kayran

Roman ile film arasında farklılıklar daha çok vardı; romanda 4 kapı olmasına rağmen filmde hep tek kapının varsayılması (final bölümü hariç), Kayran’da ki hayata fazla dokunulmaması, romanda ki mezarlık bölümlerinin olmaması, filmde harita odasının ormana saklanması gibi örnekler sayılabilir. Bir de kitaptaki gerilimi filme tam anlamıyla yansıtmayı başaramadılar; çok aceleci bir şekilde başladı ve bitti: fakat heyecan ve aksiyon kitaptakinden daha üst düzeydeydi diyebilirim. Bunun sebebinin ise ‘hızlı’ bir şekilde başlayıp filmin bitmesi olabilir.

Öncelikle filmi izlemeden önce kitabını ‘mutlaka’ okuyun. Artık ülkemizde bir kitap okuma alışkanlığı olmalı! 1 gece de bitirdim kitabı. Zaten romanı okurken film tadını alacaksınız. Hayal gücünüzü yazarın yazdıklarıyla birleştirip kendi filminizi kendi beyninizde çekmekten daha zevkli ne olabilir ki? Kitabı kadar başarılı olmasa da güzel bir yapım ortaya çıkmış; fazla iddialı değil ama her şeyi güzel anlatıyor. Tabii okurken ki hayal ettiklerim ile film arasında tercih yapmam gerekirse; tabii ki bencil davranırım. : )

iyi seyirler.

Yorum Yap