İlginizi Çekebilir
  1. Ana Sayfa
  2. Sine Kritikler
  3. Sinekritik: Lincoln

Sinekritik: Lincoln


lincolnKendi tarihimizde o kadar olay var ki: rastgele bir tarih seçsen, o tarihte yaşanmış bir olaydan bile bir kaç film senaryosu yazabilirsin. Fakat gelgelelim bizim ileri(!) sinema ve film endüstrimiz maddi beklenti içinde hem tarihimizi kirletiyor hem de saygısızlık yapıyorlar. Ya yabancılar öyle mi? İşte ünlü yapımcı ve yönetmen Steven Spielberg’in elinden çıkmış, muhteşem bir film daha: Lincoln

Filmin konusu: Amerika Birleşik Devletleri’nin 16. başkanı olan ve kuzey eyaletlerinde 1861-1865 arasında yaşanan ırkçı iç savaşa öncülük eden Abraham Lincoln’un yaşadıkları ve bu savaşı sonlandırma isteğinin anlatıldığı son dönemlerine ışık tutuyor. İç Savaş’ın hararetli günleri geride kalınca, Abraham Lincoln ile kabinesi arasında fikir ayrılıkları da su yüzüne çıkacaktır. En ciddi görüş ayrılığı ise kölelik konusunda yaşanacaktır… Steven Spielberg’in Lincoln’ü stüdyonun pazarladığı gibi tipik bir biyografik film değil, hatta bir biyografi bile değil. Neredeyse tamamen siyah kölelerin özgürlüklerini kazandıkları 13. Kanunun kabul edilme savaşı etrafında oluşuyor. Filmin isminin Lincoln olmasının tek sebebi sanıyorum ki 13. Kanun Savaşı’nın pek te ilgi çekecek bir isim olmaması.

Senaryosunu Pulitzer Ödüllü tarihçi Doris Kearns Goodwin’in çok satan kitabından ödüllü senarist Tony Kushner’in (Münih (Munich)) uyarladığı yapımın baş rolünde Daniel Day-Lewis yer alırken, yönetmen koltuğundaysa Steven Spielberg oturuyor. Film oscar ödülü alarak da başarısını perçinlemiştir. Yönetmen Spielberg, meşhur başkanın filmini çekmeden önce başkanın biyografisi üzerinde çalışmalara başlamıştı ki tam bu sırada Doris Kearns Goodwin’in romanını bitirdiğini öğrendi ve filminin temelini bu kitabın üzerine kurmaya karar verdi. Ünlü tiyatro yazarı Tony Kushner’ın işte bu romandan ( romanın adı: Team of Rivals ) uyarladığı senaryosu seyircinin duygularını sömüren zorlama ve abartı bir biyografi yerine gayet kuru ve düz bir politik prosedürel yaratıyor ve Kushner’in kalemi ile Daniel Day-Lewis,’in kontrollü fakat muazzam performansı ( ki kendisinin başarılı bir şekilde başkana benzetilmesinin yanında, başkanın resimlerinde gördüğümüz o korkutucu havayı vermek yerine daha barışçıl bir mimiklerle karşımıza çıkması da başarılı bulunabilir ) ile eski Amerika Başkanı Abraham Lincoln başka filmlerde gösterildiği gibi tek boyutlu bir efsane yerine – Vampir Avcısı adıyla çıkan film de mesela ki daha önce başkanın bir kaç filmi de çekilmiştir – kan, deri, duygular, güçler ve zayıflıklar ile dolu, başkanlığı, kocalığı ve evlatları arasındaki üçgende ezilip büzülen ama kararlı bir insana dönüşüyor. Tommy lee jones‘in hayat verdiği o tutucu karakter ile finaldeki sürprizi de gerçekten filme katkısı büyük olan artılar olarak göze çarpıyor. Yönetmen Spielberg, kendisinden beklediğimiz görsel yaratıcılığını bu sefer biraz engelleyerek senaryonun, harika performansların ve nefes kesen sanat yönetiminin ön plana geçmesine olanak kılıyor.

Çamur kaplı, pis bir ortama düşmeden elden ele gezen, yırtılmış ama hala ayakta duran günümüz ABD’sinin bayrağı etrafında yaşanan savaş görüntüleri ile başlıyor film. Aslında bu görüntü çok anlamlı: her türlü kötülüğün, pisliğin kol gezdiği ortamda, yaşanan onca yanlış şeye rağmen tek gerçeğin bayrak etrafında toplanmak olduğunu anlatan bir sahne, filmin konusunu ve kurgusunu ele alırsak: mükemmel bir film başlangıcı seçimi olarak karşımıza çıkıyor. Zenciler ve beyazların aynı karede, bir amaç için savaştıkları ortam da tek gerçeğin bayrak olduğunu ve amerikan vatandaşlığının herkes için bir olduğunu söyleyen bu başlangıç ile yönetmen aslında hangi tarafta olduğunu da söylüyor. Ki zaten savaş sonrası Lincoln ile bir zenci onbaşı arasında geçen konuşma ilgi çekici ve bir çoklarının kulağına küpe olacak cinsten derin mesajlar içeriyor. Bu sahnelerin bir çoğunda karşılıklı diyalogların yanında başkanın aile sevgisi, çocuklarına olan bağlılığı, askerleriyle ve çalışanlarıyla olan ilişkisi üzerinde duruluyor ve geçmişinde yaşadıkları üzerinden karısının tepkileri ile de savaşmak zorunda kalıyor. Bütün bunlar olurken Lincoln kendi içerisinde farklı hikayelerden ve tecrübelerden dem vurup bazen kararlarını değiştiriyor ama kırmızı çizgilerinden asla taviz vermeden gerekenleri yapmak için elinden gelenin fazlasının olmasını arzu ediyor. Hatta ve hatta bir yerde ‘oy toplamak’ için aracılarla bile buluşuyor ki kararını meclisten geçirebilmek için bunu yapması, her ne kadar kötü ve yanlış bir davranış olsa da ‘savaşta her şey mübahtır. ‘ gerçeğinden hareketle, insanlık ve özgürlük için yapılması gereken bir hamle olarak anlatılıyor. Hem hükümet hem de meclis içerisindeki siyaset günümüz dünyasının köklerini oluşturduğu için izlenilmeye değer ve gerçekten en yalın haliyle karşımıza çıktığında: ne kadar etkili olduklarını görmek bazı yerlerde korkutucu oluyor. Başkanın ne kadar büyük bir konuşmacı olduğu, hitaplarından ve karşılıklı diyaloglarından anlaşılıyor ve zaten bu da yönetmen ve senaryo ekibi tarafından mükemmel bir incelikle ekrana yansıtılma başarısı gösteriliyor.

Bir hatırlatma daha: ünlü yönetmenin eseri olan son Indiana Jones’dan sonra, Steven Spielberg Harrison Ford’a Lincoln’de başkan yardımcısı Andrew Johnson’ı oynaması için teklif götürmüş. Fakat bazı gecikmeler nedeniyle bu fikir suya düşmüş. Zaten Dişişleri bakanlığı koltuğunda oturan karakterin film içerisinde pek etkisi yoktu aslında: bu yüzden bu ‘bazı gecikmelerin’ olması belki de senaryoda ufak değişiklikler yapılmasına da neden olmuş olabilir.

Durağan bir film olduğu için belki de sıkıcı gelebilir bir çok sinema izleyicisine… Daha çok kölelik konusu ile günümüzde de çok tartışılan ‘zencilerin daha fazla hak elde etmesi’ ile ‘zenci biri başkan olabilir mi?’ konularına geçmişten bir cevap verme telaşesinden bahsediliyor diyebiliriz. Bu yüzden günümüz insanları için izlenip ders alınabilecek bir yapıt olmaktan öteye geçemiyor: biyografi niteliği taşıdığını söylemek de zor geliyor bu yüzden ki lincoln’un son 4 aylık dönemini anlattığı için de bunu söylemek daha kolay oluyor.

Ben sevdim.
Tarihi pekiştirmek veya geçmişten gelen sese kulak vermek gerek diye düşünüyorum.
Tabii ki içerisinde bir kaç tarihsel hata barındırsa da: sonuçta bir film.
Ve başarılı bir film…

Benim puanım 10 üzerinden 8.
iyi seyirler.

Yorum Yap