Sinekritik: Yürüyen Şato ( Howl’s Moving Castle )

Animasyon dünyasının en yaratıcı yapımcılarından biri olduğu kabul edilen Hayao Miyazaki imzalı yürüyen şato filmi ingiliz yazar Diana Wynne Jones’un aynı adlı kitabından uyarlanıp 2004 yılında ilk olarak japonya da gösterime girmiş ve 200 milyon dolarlık gişesi ile daha sonra önce amerika ve sonrasında tüm dünya sinemalarında kendine yer bulmuştur. İMDB puanı da hiç azımsanmayacak düzeyde olan bu film; özellikle anime filmleri arasında kendine yakışır bir yer edinmiştir.

Anime, herkesin izleyebileceği tarzda bir film türü değil bana kalırsa. Bazıları aksiyon sever, bazıları saçma filmleri izlerken mutluluk duyar; ama anime dünyasında herhangi bir sınır yoktur. Yapımcılar veya yönetmenler, anime filmi çekerken, her konuda özgürdürler aslında: zaten yürüyen şato filmini izlerken yönetmen hayao miyazaki‘nin hayal gücünün doruklarında geçen sahneleri siz de göreceksiniz. Mekan ve tarih olarak herhangi bir çağrışım yapacak öğe veya sözün bulunmadığı filmin yazar diana wynne jones‘in kitabından uyarlandığını bildiğimiz için, kitaptaki konunun geçtiği ikinci dünya savaşı yıllarından izler taşıdığını görebiliriz. Örnek olarak sürekli hava saldırılarının yer aldığı sahnelerin çekilmesi, 2. dünya savaşı döneminde japonyanın yaşadığı savaştaki olayları anımsatan türden olduğunu görebiliriz.

Fakir bir genç kız olan Sophie, tesadüfen karşılaşmış olduğu Howl sonrasında haksız yere Kötülükler Cadısı’nın hışmına uğrar. Bunun neticesinde Kötülükler Cadısı tarafından ihtiyar bir kadına dönüştürülür. Bu durumdan kurtulmak isteyen Sophie büyüyü çözecek birisini aramak üzere yola düşer. Bu arada yolda karşılaştığı bir korkuluk da ona eşlik eder. Bir süre sonra garip bir makine görünümünde olan bir yapıdan içeri girer. Burası tesadüf eseridir ki, Howl adlı genç ve yakışıklı bir büyücüye aittir. Olayları farketmeye başladığı bu sıralarda, kendini bu kurgunun içerisinde tutmak için bazı beyaz yalanlar söylemeye başlar ve temizlikçi olarak şatoda kalmayı başarır. Burada Calcifer adlı ateş cini -ki, makineyi yürüten odur ve ayrıca Howl ile aralarında önemli bir sırrı taşımaktadır- ve bir çocukla arkadaşlık kurar. Bu sırada komşu ülkeyle büyük ve acımasız bir savaş yaşanmakta ve Howl bu savaştaki yıkımı önlemeye çalışmaktadır.

Hayao Miyazaki’den beklenen her şey filmde kendine yer bulmuş; zengin ve güçlü bir hayal gücünün ürünü olan sahnelerin dışında, sevginin büyüye karşı gelen üstünlüğü ile katıksız ve sadakatli bir aşkın meyveleri sonucunda kötülüğe karşı kazanılan bir zaferin izlerini taşıyan film var karşımızda. Karakterlerimizin hepsi de bir büyüden etkilenmiş aslında ve film boyunca bu büyülerden kurtulmak için savaş verirken bir yandan da ülkeyi kasıp kavuran savaşı durdurmaya çalışmaktadırlar. Howl’un Yürüyen Şatosu, özellikle ilk yarısında son derece keyifli bir seyirlik. İzlerken bazı sahnelerin gerçek olması için içten içe istekte bulunuyor insan; Hatta bazı sahneler o kadar zevkli ki insanın ağzı kulaklarına varıyor. Filmin eksik gediklerinin göze batmaya başlamasının en önemli sebebiyse sanırım ikinci yarısı. Film belli bir noktadan sonra şaşılacak ölçüde dağınıklaşıyor, odağını kaybediyor ve sarkmaya başlıyor. Bu noktada da seyircisini kaybetmeye başlıyor. Oldukça uzayan ve kendini tekrarlayan ikinci saatin sonunda ise her şey o kadar çabuk çözüme ulaşıyor ve apar topar bitiyor ki, insanın hevesi ister istemez kursağında kalıyor. Filmi ufak çapta da olsa bir hayal kırıklığına dönüştüren, ilk yarısındaki tempoyu ve keyfi belli bir noktadan sonra kaybetmesi.

Her şeye rağmen anime türünü sevenlerin mutlaka izlemesi gereken bir film; eğlenceli yapısı ve iyi duyguların çok güzel anlatıldığı sahneleri ile kendini izleten bir film. Eksik yönleri, bu tatlı sahnelerden sonra göze fazla çarpmıyor ve bilgisayar dünyasının egemen olduğu animasyon filmlerin cirit attığı dönemimizde el emeği göz nuru bu eski çizgi filmleri andıran yapısıyla film kendini sevdiriyor diyebilirim.

Benim puanım 8.

İyi seyirler.

Yazı dolaşımı

Exit mobile version