Sinekritik: Lucy

Ünlü Fransız sinemacı Luc Besson‘un senaryosunu yazıp yönetmenliğini yaptığı Lucy’nin baş rolünde güzel ve ünlü oyuncu Scarlett Johansson yer alıyor. Lucy; tam anlamıyla bilim-kurgunun tüm imkanlarından yararlanmakla kalmayan bir film: felsefik kurgusunu aktarırken belgeselcilikten de yararlanmayı ihmal etmiyor. Lucy’de aksiyon sahneleri çok yok; bunun yerine daha çok derin felsefesi ile izleyicilerin karşısına çıkmayı tercih etmiş. Kurgu itibariyle 2011 yapımı ve çok sevilen Limitless (Limit Yok) adlı filmin bir kopyası olsa da evrim teorisi, yaratılış, evrenin başlangıcı, insan mitolojisi gibi bir çok konuda mesajlar içermesi ve final kısmında bütün bunları bir potada eritip insan=tanrı eşitliğini savunması gibi farklılıklarının olduğunu söylemek mümkün. Bu kadar geniş felsefik ve bilimsel konuları bir araya getirmek cesaret işi; fakat içerikte yaşanan sıkıntılar ile beraber derin kurgunun işlenişi açısından sürenin kısıtlı oluşu gibi etkenler film için dezavantaj oluşturmuş. Filmin de tamamen Scarlett Johansson üzerine kurulduğunu düşünerek; diğer oyuncular kimdi yaa? gibi sorular sormak mümkün: fakat son zamanlarda Morgan Freeman‘ı bu tip belgeselvari filmlerde görmeye alıştık zaten. Scarlett Johansson gerçekten başarılı bir oyunculuk sergiledi; bazen içimden ‘daha uzun boylu olsaydı nasıl olurdu?’ sorusunu sormak zorunda kaldım.

Lucy’nin kurgusundaki kopukluklar had safhada: yönetmenin acelesi varmış gibi hareket etmesi ve zamanı çabucak tüketmesi ‘hey dostum, bizim beynimiz hala %10’da!’ dedirtiyor insana. Mesela filmlerin başlangıç kısmı her film için önemli (filmi daha iyi anlamak için) ama Lucy’de yönetmen bizi uyuşturucu trafiğinin ortasında uyandırıyor resmen! Mavi haplar (Matrix) yine sahnede: tamam, bu haplar bilimsel bir buluş ama kurye ile beraber Lucy’nin bu işin içine sokulması çok zorlama hareketler gibi geldi bana; yani filmin bir başlangıcı yokmuş gibi hissettirdi! Filmde Lucy eğlenmeyi seven, sıradan bir genç kadın; birkaç gece beraber takıldığı Richard yüzünden bir anda en azılı uyuşturucu şebekelerinin birinin eline düşer. Vücudunun içine kurye olması için yerleştirilen yeni bir tür sentetik uyuşturucu, beklenmedik bir şekilde Lucy’nin vücuduna nüfuz edip kanına karışmaya başlayınca mucizevi bir durumla yüzleşir. Lucy’in damarlarında dolaşan kimyasallar, ona insanüstü yetenekler kazandırmıştır! Artık akıl okuma, telekinezi ve acıyı hissetmeme gibi güçlere sahip olan genç kadın beyinin tüm algı kapılarını sonuna kadar açacaktır…

Lucy, sırtını fazlasıyla başrol oyuncusunun güzelliğine ve oyununa dayayan, fikirsel olarak yıllardır tekrar edilen bir kaç konuyu ele almış ve üstüne yönetmenin çocuksu hayal gücünü katmak dışında bir katkıda bulunulmamış bir film. Senaryosunda onlarca boşluk var; bu filmi, film eleştirmenleri yerine herhangi bir bilim adamı nasıl yorumlardı acaba diye düşünmedim değil! Tabii bir de filmin dini boyutu var. Limitless filminden farklılığı işte burada başlıyor Lucy’nin: filmin başlangıç kısmında yer alan maymun benzeri insan mı insan benzeri maymun mu ne olduğu belirsiz hayvan ile filmin final kısmından hemen önceki o ‘anlamlı’ sahne en önemli farklılıklar olarak göze çarpıyor. Anlamlı sahneden kastım şu: Lucy zaten %100 e ulaşmıştır; bir nevi artık istediği yerde olabiliyor (deccal mi acaba?) ve geçmişe de gidebiliyor. İlk insan olarak filmin başında lanse edilen o maymunsu insanın karşısında buluyor kendini ve elini uzatıyor. Maymun insanla parmakları birbirlerine tam dokunduğu o an; Michelangelo tarafından Sistine Şapelinin tavanına yapılan ünlü ‘Adem’in Yaratılışı‘ adlı freski hatırlattı bana. Ünlü fresk, dünyanın en büyük betimlemelerinden birine sahne olmaktadır: Adem ile Tanrı yan yanadır ve neredeyse birbirlerine dokunuyorlardır! Zaten filmin final sahnesinde yer alan ‘ Ben her yerdeyim’ sözü ile beraber artık Lucy bir tanrı insandır; bu betimleme ile de yönetmen belki de hem Michelangelo’nun ünlü freskine ince bir gönderme yapmış hem de oluşturduğu karaktere vermek istediği ünvanı vermeyi başarmıştır: Tanrı Lucy!

Lucy; insanlar tarafından beynin %10’unun kullanıldığı ve %100 kullanıldığında artık bir ‘tanrı’ olacağını söylüyor. Büyük patlama, ilk insan (ya da maymun), evrenin oluşumu gibi sahneler bir çok bilimsel teoriye göndermeler içeriyordu filmde. Fakat Lucy beyninin yüzde 30 udan fazlasını kullanırken yüzde 10 unu kullanan bilim adamından ne yapması gerektiği konusunda fikir alıyor ve hatta ‘bilmiyorum’ gibi ciddi kelimeler kullanıyor. Tanrı ve bilmiyorum kelimeleri yan yana çok çelişkili değil mi? Dünyanın öbür ucundaki adamların düşüncelerini duyarken, önündeki polise uyuşturucuları ele geçirip geçirmediğini soruyor. Bunun gibi bir çok örnek daha var.

Bilim konusunda bilgisi olmayan ve konuları hem dini hem de bilimsel açıdan değerlendirmekten yoksun insanların ağzı açık bir şekilde izleyeceği film, Lucy. Zaten bu kadar fazla seyredilmesinin en önemli sebebi, vizyon boşluğu ile beraber iyi bir rakibinin de olmayışı olsa gerek. 40 milyon dolarlık bütçesini bu gibi ‘şanslı’ zamanlama ile (ki filmde de zamanın çok önemli olduğu vurgulanıyor!) kendini amorti edip kâra geçecektir diye düşünüyorum. Hepsinden daha önemlisi şu ki film tam bir ateizm ve hristiyanlık propagandası. Ateizm propagandası diyorum çünkü bir çok dini bilgileri göz ardı eden açıklamalara kurguda yer veriyor. (darwin teorisi gibi) Hristiyanlık propagandası yapıyor diyorum çünkü insan tanrı düşüncesi ve Michelengola bağlantısı bu tezimi güçlendiriyor. Acımasız insanlar, maddesel veya hücresel evren, her şeyin sırrını bir gün çözüp bunu bir usb belleğe sığdırabileceğimiz gibi bir ton şeytanı zırvalıkla dolu olsa da filmi çok ciddiye almayıp heyecanlı bir hikaye olarak izlediğinizde oldukça iyi vakit geçirebilirsiniz.

İyi seyirler.

Benzer Yazılar

Exit mobile version