Kitap Yorum: Son Sefarad ( İmparatorluk 2 )

son-sefarad-beyazıt-akman.jpg

İnsan Beyazıt Akman’ın kitaplarını okudukça, onun sadece iki kitap yazmış olmasına üzülüyor. Tarihi olayları, sanki o anı yaşarmışcasına tanıklık ederek, hiç sıkılmadan okuyacağınız mükemmel iki eser ortaya çıkarttı genç yazar: bu yüzden 656 sayfa tarih kitabı okumak istiyorsanız, Beyazıt Akman’ın eserleri doğru tercih olacaktır herhalde. İlk romanı olan imparatorluk 1 dünyanın ilk günü ile büyük bir başarı ve hayran kitlesine sahip olan genç yazar, yahudilerin yaşadığı zorluklar ile zoraki göçlerinin yanına Osmanlı Padişahı ve yazarın adaşı Beyazıt’ın dönemini ekleyerek ikinci kitabı ile karşımıza çıkıyor ve yine kitabı bitirdiğinizde devamını okumak için sabırsızlandığınızı fark ederek ‘keşke bitmeseydi’ diyorsunuz… Her yeni sayfaya geçtiğinizde biraz daha okumak istiyor her bölümü bitirdiğinizde “acaba diğer tarafta durumlar ne?” diye merak etmekten kendinizi alamıyorsunuz. Şimdiden İmparatorluk III‘ün beklentisine girmemek elde değil.

Kitap o kadar samimi ve akıcı olmuş ki; yeri geldi Burak ve Kemal Reisle deniz savaşlarına katıldım, yeri geldi kütüphanede yakılan kitaplar ve suçsuz yere öldürülen insanlar için gözyaşı döktüm… Piri Reis’e ve gözlemlerine hayran kaldım; onun gibi bir dahinin ecdadımızda olması ile gururlandım: kitapta hakkının verilmesine de çok sevindim. Davud gibi Elif Elif diye sırlara daldım; aşkın ne kadar ulvi ve temiz olduğunu, gerçek aşk ile kavrulanların sonuna kadar gittiğini gördüm… Bayezid’in nefsiyle imtihanını gördüm; dünyevi zevkleri yaşarken başına gelenleri aklıyla nasıl yorumlayıp aydınlığa kavuştuğunu ve nefsini nasıl terbiye ettiğini onunla beraber satırları okurken onun kadar olmasa da ben de vardım… İmparatorluk 2 Son Sefarad 3 yıllık bir araştırmanın sonunda ortaya çıkartılmış uzun bir tarihi roman olmasının yanında her sayfasında yapılan araştırmanın ve emeğin hakkını vererek yoluna devam ediyor. Araştırmadan, özümsemeden yazılmayacak ayrıntılarla dolu bir eser: Denizcilik terimlerinden tutun, hat sanatının incelikleri ve felsefesine; yıldız biliminden tutun engizisyonun temellerine, semavi dinlerin dünya tarihine etkisine kadar bir çok bilgiyi zevkle okuyacağınızdan eminim. Hem genel kültür konusunda yepyeni bilgiler ile donanıyorsunuz ( mesela namaz kılan insanda oluşan izler; Hattat ile ilgili bölümlerde Elif harfinin hikayesinin yanında Yahudilerin alfabesi olan İbranice’nin ilk harfi Alef’in kitapta önemli bir yer edinmesi; Boabdil el chico yani Gırnata Emirliğinin son hükümdarı hakkında bilgiler ve daha aklıma şuan gelmeyen onlarca bilgi ) hem üzülüyorsunuz hem seviniyorsunuz hem keşke öyle olmasaydı diyorsunuz hem de ecdadınızla gurur duyuyorsunuz! Bu kadar duygu yoğunluğunun yer aldığı bir kitap kolay kolay elden bırakılır mı? Son Sefarad’da tarihi biraz daha ileri sarıyoruz: ilk kitap da İstanbul’un fethi ile noktalanan hikaye Fatih’in oğlu II. Bayezid‘in emriyle yapılan, tarihin belki de en büyük kurtarma operasyonlarından biri ile yoluna devam ediyor. Belki de sadece okuduğunuz en iyi kitaplardan biri olarak kalmayacak, izlediğiniz en iyi filmlerden biri olarak da hatıranızda kalacak bir kitap olarak kitabın son sayfasını kapatıyorsunuz! Anladınız siz onu… 🙂

Kitap; Mavi Marmara‘da ölenlere itham edilmiş. Yahudi bir ülkenin yaptığı katliama karşılık tarihimizde Yahudilere karşı yapılan belkide en büyük iyiliği anlatan bir kitabın böyle bir ithamda bulunması gerçekten çok manidar; insanlık adına nasıl bir toplum olduğumuzun göstergesi aslında. Hala yahudiler en yüce olarak kendi ırklarını görsünler, peh! Bu kadar popüler kitabın böyle bir ithamla başlaması ve içeriği; yahudilere ders verir nitelikte aslında… Girişte bulunan ayetler; son dönemde yaşanan güncel olaylar ile bağlantı kurulabilecek cinsten: fakat kitabın içeriğini okuduktan sonra, kitabı tamamlayan ilahi ifadeler olarak göze çarpıyor. Müslüman birinin müslümanlığa zarar vermeden ve Allah’a inanarak ( kendi dinince de olsa bile ) yaşayanlara zarar verilmemesi gerektiğini ifade eden bu ayetler, ecdadımızın insanlığa bakış açısının kaynağını da bize gösteriyor aslında… Denizlerdeki zaferlerin Allah’ın bir kudreti olduğunu anlatan ayet ile kitapta geçen en önemli olayların denizde yaşanması akla tarihi bir çok olayı getirtiyor. Yıldızlarla ilgili ayetler ise sanırım kitabın en önemli simalarından olan Piri Reis’in çabalarına göndermede bulunmak ve tamamlamak için yazılmış olsa gerek.

Romanı okurken değişik yerlerde, değişik zamanlarda geziniyoruz: bu zaman içerisinde git – gel yapmak zaten artık moda ve gerçekten okuyucuyu zinde tutuyor. Ki bu git gel taktiği merak uyandıran sorulara cevap bulmamızı sağlamasının yanında kurguyu toplaması ve bütünleştirmesi için mükemmel bir seçim bana göre. Anadolu’nun o eşsiz topraklarında gezinirken çoğunlukla Endülüs Emevi’nin topraklarına geçiş yapıyoruz. Endülüs tasvirini yazar o kadar başarılı anlattı ki; yitip giden granada ile birlikte ilim ve kültür şehirleri kaybedilirken bir insan veya en sevdiğin insan ölüp gidiyormuşcasına üzülüyorsunuz; yazarın bu şehirleri ete kemiğe büründürüp, kaybedilenlerin sadece basit taş yapılar olmadığını akıcı bir dille vurgulaması gerçekten başarılıydı.

Yazar ilk kitap da olduğu gibi yine kendi karakterini kitaba yerleştiriyor. Günümüzü anlattığı bu sayfalar gerçekten araştırmasını ve romanını ilginç kılan bir etken: eline geçen hazineyi mükemmel bir şekilde harcayan define avcılarına benziyor bu yaptığı! New york şehrinde dolaşırken hem tahminen ona yapılacak belki de haklı eleştirilere kendi kitap cümleleri ile bencillik yapmadan cevap veriyor hem de günümüzün önemli bir kaç olayından bahsederek kitaba da bir güncellik katıyordu. Fakat kitabın en sıkıcı olan bölümü de burasıydı belki de: bu kısımda tekrara çok sık girdi diyebilirim. New York meydanını öve öve bitiremedi; sanki Work and Travel ile Amerika’ya ilk kez gelen bir öğrenciyi andırıyordu yazdıklarını/düşünceleri ve Yahudi ne kadar firma varsa hepsini saydı kitabında. 🙂 Yahudi zulmüne karşı bakış açısını anlattığı bir kitapta bunu yapması bir yandan saygıyı gösterir belki ama bir yandan da hayranlığının belirtisi gibi geldi bana. Yazarın olası Yahudi sempatizanlığı tepkisine karşı kitabına bir kaç cümle eklemesi ise yerinde olmuş. Okuyucuyla konuşur gibi… 🙂

Kristof Kolomb’un gerçek yüzünü ortaya çıkarması belki de yazarın kendi düşüncesi değil: yani demem o ki, araştırma ile yazılmış bir kitap da artık tarihi merak edenlerin bildiği gerçeklerin yazılması iyi bir şey. Karşısında ise Piri Reis‘in mükemmel bir karakter betimlemesinin yapılması da gurur verici. Her ikisine de hak ettiğini vermesi takdire şayan bir davranış olmuş. Kitabın bir diğer karakteri olan Davut ise tipik Türk filmlerinden çıkmış gibi; o kadar bizden ki… Malkoçoğlu veya Tarkan edasında tavırları ve mesela handa yaşadığı dövüş sahnesi gibi Türk filmlerinden alıntıya benzer kısımlar hoştu ve benim gibi bir çok kişiyi mutlu etmiştir herhalde. Davut’un aşkına olan özlemi ve ara sıra eski anılarını hatırlaması da yazarın kitap konusundaki ince düşüncesinin eseri. Ki yazarın uçan halıyı seccadeye benzetmesi ve bu konudaki yorumları hayal gücümüzün benzer olduğunu hissettirdi bana. Bu arada padişah 2. Beyazıt’ın rüyasının anlatıldığı bölümü bir kaç defa okumamız gerek sanırım! Şuan düştüğümüz durumun çok güzel bir özeti olarak değerlendirilebilir… Okurken duygusal anlar yaşayabilir, günümüzdeki güncel bir çok konuyu zihninizde rüya eşliğinde değerlendirmeye alabilirsiniz.

Gerçekten mükemmel bir kitap…
Hakkında yazılacak o kadar şey var ki!

İlk kitabı okuyanlar mutlaka okusunlar; ilk kitaptan bağımsız olduğu için herhangi bir kitap sever bu kitabı da okumaya başlayabilir: zaten sonra nasıl olsa o da Beyazıt Akman eserleri hayranı olacak! 🙂

İyi okumalar arkadaşlar.

Kitaptan alıntılar:

Sanat âşıklarının Kâbe’si Kurtuba Camii…

Fakat escalara’nın en önemli özelliği, diğer Engizisyon işkenceleri gibi, öldürmeden ve kan dökmeden sanığa en büyük acıyı, uzun sürecek şekilde yaşatmaktı. Sorgulama esnasında kan akıtılması Yüce İsa’nın insanlar için kendini feda etmesini çağrıştırdığından kesinlikle yasaktı.

“Türk kültürü biz Sefaradların da kültürü olmuştur.” Sefarad Endülüs’teki Yahudilere verilen addı.

“Elbette. İnsanlar yanlış bir algıyla Yahudilik ile Hıristiyanlık’ı yan yana koyup İslam’ı karşılarına alıyorlar; hâlbuki Museviler ile Müslümanların dinleri birbirine çok daha yakındır. Üstelik İstanbul’daki Sefarad geleneğini de buna eklediniz mi, geriye nüanslardan başka bir şey kalmıyor.

“Ama İsrail’deki yönetimin anlamadığı, daha doğrusu unutmak istediği nokta şu: bugün Yahudiler tüm dünyada muazzam bir gücün sahibi iseler, bugün bu şehrin pek çok mimar ve kurucusu Yahudiler iseler ve hatta, bugün Yahudiler Tevrat’ı Talmud’u ve İbranice’yi doya doya yaşayabiliyorlarsa, bu, İslam medeniyetlerinin katkılarıyla olmuştur. Önce Endülüs, sonra da Osmanlı olmasaydı bugün Yahudilik olmazdı.”

Sultan Hazretleri müsaade ederlerse bu yapılacak hastaneyi sadece hastane ile güdük bırakmayalım. Yanına o hastanede çalışacak hekimi de yetiştirecek, hasta bakıcıyı da eğitecek büyük bir medrese inşa edelim. Kütüphanesini İbn-i Sina’larla, Galen ve Hipokrat’larla dolduralım. Buradan, rahmetli babanızın yaptırdığı Sahn-Semen medreselerinden Âlimler yollayıp ulema yetiştirelim. Hatta ve hatta, müsaade buyurun, Edirne’de, İstanbul’da bile eksikliğini hissettiğimiz ruhani bilimlere, akli hususlara ait güçlü bir okul kuralım. Kadir-i Mutlak’ın bizlere ibret olsun diye gönderdiği gariplere, kara sevdalılara, aklı kıt olup da kendine zarar verenlere, büyüklerimizin yazdığı gibi su sesiyle, musikiyle, muhabbetle, çeşitli meşgalelerle şifa vermeye çalışalım.”

Namaza başlarken, bu sefer her zamankinden çok, yıllar öce Binbir Gece Masalları’nda okuduğu uçan halıya binip, kıbleye dönmek yerine bizzat Mekke’ye gitmeyi, Allah’a orada yakarmayı hayal etmişti. Zaten büyülü uçan halıyı, Davud her zaman bir halıdan çok seccadeye benzetniş, masaldaki bu uçuşu, yeryüzünün sıkıntılarından, hayatın hayhuyundan kurtulup semaya ulaşmanın, maddeden sıyrılıp mana âlemlerine geçişin bir metaforu olarak düşünmüştü.

“Allah’a hamdeden, başkasına boyun eğer mi? Rahmeti de, cezayı da O’ndan bilen, başkasına el açar mı? Yeryüzünün en dik, en aklıselim sahibi, en yıkılmaz insanları Allah’ın önünde en çok eğilenlerdir.”

“Çipurayı söylüyorum,” dedi yelkenci, “Parmaksız doğru biliyor, hem erkek hem dişi doğar bunlar. Yunanlılar hermafrodit derler. Yunan mitolojisinde Hermes ile Afrodit’in oğludur. Salmasis adlı bir peri, oğlanın güzelliğinden öyle etkilenmiş ki kendini onunla birleştirerek aynı vücutta hem erkek hem dişi olmuş. Çipura da önce erkek doğar, sonra dişiye dönüşür.”

“Bir geminin yelkenleri ve bir kitabın sayfaları akıllı bir insanı istediği her yere götürür Reis,” dedi. “Aslında kitapların sayfaları da yelkenler gibi bembeyazdır, boştur. Onu anlamlı kılan, insanın aklıdır.”

‘Hazırım, bana yazı yazmayı öğret,’ demişti. ‘Kalemin mürekkebiyle ruhumu bana yıkamayı öğret!’

“Ona lam-elif sarık, derler, Şehzade. La İlaha İllallah’tır. Bazı insanlar yaşarken de sarığı böyle bağlarlar. Her gün ve her an ölümü düşünmek, hayatın faniliğini bir an bile unutmamak için başlarının tepesinde kefenlerini taşıdıklarını düşünürler. Sarığı açtın mı kefen, sardın mı serpuş olur. Sen hiç kafanda ölümü taşıdın mı şehzade?”

“İnsan insana anlatır, dinini paylaşır. Kimse anlatmayacaksın demedi, ama zorlayamazsın. Hele hele adamın kafasına çekiçle vurur gibi, ikide birde benim dinim şöyle güzel, benim dinim böyle güzel, dersen adamı, Allah korusun, Müslüman edeceğim derken Müslüman düşmanı edersin.”

Ben bir yıldız olsam en çok Kuzey Yıldızı olmayı isterdim. İnsanlara denizlerde, çöllerde ve dağlarda ve ovalarda, uçsuz bucaksız topraklarda haritalarımın onlara bir Kuzey Yıldızı gibi yön ve güven vermelerini dilerdim.

Sultan Bayezid 1492 yılı boyunca İspanya’dan toplam 150 000’e yakın Yahudi’yi kurtarmış, bunları İstanbul, Amasya, Selanik ve Safed gibi merkezlere yerleştirmiştir. Bayezid’in açtığı yolu sonraki Osmanlı sultanları izlemiş ve döneminin en varlıklı Yahudileri olan Nassiler ve Hamonlar başta olmak üzere pek çok aile İmparatorluk topraklarına göçmüştür. Bunların pek çoğu vezirlik ve hekimlik yaparak Osmanlı siyasi ve ilmi hayatına büyük katkılarda bulunmuşlardır. Nahmas kardeşlerin matbaası, Osmanlı topraklarında kurulan ilk matbaadır ve Orta Doğu’da türünün ilk örneğidir. 1492 El Hamra Fermanı, II. Dünya Savaşı’nda meydana gelen Holacaust ve onlarca yıldır devam eden Filistinlilerin çilesinden sonra, tarihin en büyük insanlık trajedisidir. Aynı dönemde Yeni Dünya’ya ayak basan Kolombus yönetimindeki İspanyollar asırlarca sürecek bir köle ticareti başlatmışlar, Afrika’dan on binlerce insanı Yeni Dünya’ya taşımışlar, oradaki Aztek ve İnka medeniyetlerini katletmişlerdir.

Benzer Yazılar

Exit mobile version