İbn Fadlan Seyahatnamesi

İbn Fadlan Seyahatnamesi adlı kitap, Yeditepe Yayınevi’nden çıkan, Ramazan Şeşen’in çevirdiği ve notlandırdığı, tarihin tozlu sayfalarında kalmış, ancak kapağını kaldırdığınızda sizi 10. yüzyılın vahşi ve bilinmez coğrafyasına götüren eserlerden biri. Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Karagüllüoğlu yönetiminde hazırlanan bu baskı (elimdeki baskı Mayıs 2025 tarihli), hem İslam coğrafyacılığının hem de Türk tarihinin en canlı tanıklıklarından birini okuyuculara sunuyor. Bu seyahatnamenin X. yüzyıldaki Türklerin tarihi hakkında en canlı, en sağlam vesikalardan biri olduğunu söylememiz gerekiyor. Kitaba konu seyahatnamenin farklı versiyonları olsa da bu kitabı en güvenilir kitap siteleri üzerinde yaklaşık 100 TL gibi bir fiyata bulabilirsiniz.

İbn Fadlan Seyahatnamesi Kitap Künyesi:

  • Yazar: İbn Fadlan
  • Asıl Adı: Seyahatnâme (el-Rihle)’sinde verdiği bilgilere dayanmaktadır
  • Çeviren/Hazırlayan: Ramazan Şeşen
  • Yayınevi: Yeditepe Yayınevi
  • Baskı Yılı: 2010 (Elimdeki baskı: Mayıs 2025)

İbn Fadlan Seyahatnamesi adlı eserin ortasında İbn Fadlan ve elçilik heyetinin rotasını gösteren renksiz bir harita ve devamında Osmanlıca olduğunu düşündüğüm tıpkıbasım sayfaların mevcut olduğunu gördüm. Bir de farklı isimlere ait yine o dönemi ve halkları anlatan risale veya eser daha var devamında… Ancak bence kitabın asıl hazinesini, İbn Fadlan’ın o dönem açısından “medeniyetten uzak” gördüğü halklara dair şaşkınlık dolu gözlemleri ile Türk halkları hakkında yazdıkları oluşturuyor diyebilirim. Kitabın içeriğinde o dönem Türkleri hakkında başka kitaplarda okumadığım bilgilerin olması bile başlı başına benim için önemli bir durum oldu.

İbn Fadlan Seyahatnamesi: Abbasilerden Kuzeyin Buzlu Topraklarına

İbn Fadlan, 10. yüzyıl başlarında Abbasi Halifesi Muktedir’in divanında kâtiplik yapan bir isim. Onu bu kadar önemli yapan ise, katıldığı bir elçilik heyetinde yaşadığı gözlemleri yer yer mübalağa yapmasına rağmen not alması ve günümüze kadar ulaştırması olsa gerek… 921-922 yıllarında Halife tarafından İtil (Volga) Bulgarlarına gönderilen elçilik heyetinde yer alan İbn Fadlan’ın bu görevi her ne kadar diplomatik olsa bile tuttuğu notlar bugün Türklerin ve o bölgedeki diğer halkların (Ruslar/Vikingler, Bulgarlar, Hazarlar) sosyal yaşantısına dair en sağlam vesikalardan biri olarak kabul ediliyor. Yani günümüzde söz konusu halklar hakkında bilinen birçok gerçeğin asıl kaynağını yazdığı bu eser ve söyledikleri oluşturuyor.

Eseri okuyucuyla buluşturan yazar Ramazan Şeşen, genel hatlarıyla kapsamlı bir bibliyografya sunmuş olsa bile yer yer İbn Fadlan’ın paylaştığı mübalağalarına dayanamayıp dipnotlarda konuya müdahale etme gereği duymuş. Örneğin, sayfa 7’de eklediği dipnot ve Türk şehirleri hakkında verilen bilgilerin bulunduğu kısımda anlatılanların “tamamen hurafe” olduğu belirtilerek, bazı kısımların metne bile alınmadığını ifade ediyor (s. XI). Bu durum, okurken anlatılanların ne kadarının gerçek gözlem ne kadarının “öteki”ni egzotize etme çabası olduğunu sorgulatıyor diyebiliriz. Yine de o dönem açısından elimizdeki nadir kaynaklardan biri…

İbn Fadlan Seyahatnamesi Osmanlıca
İbn Fadlan Seyahatnamesi Osmanlıca

Bir Medeniyet Şoku: Türkler ve Temizlik Anlayışı

İbn Fadlan’ın notlarında en çok dikkat çeken ve belki de bir Bağdatlı olarak en çok yadırgadığı şey, bozkır halklarının temizlik anlayışı –daha doğrusu suyla olan mesafeli ilişkileri olsa gerek: açıkçası bende yazılanları okurken şaşırdım diyebilirim. Sadece bu konu değil tabii şaşırtan…

Yazarın anlattığı halklardan olan Oğuzlar, Cücenler ve Moğollarda suyun bir tabu olması, kirletilmemesi gerektiği inancı İbn Fadlan’a göre tam bir felaket, kaldı ki bana göre de… Yazar şöyle not düşüyor: “Oğuzlar büyük tuvalet yaptıktan, işedikten sonra temizlenmezler, cünüplükten ve diğer şeylerden dolayı yıkanmazlar. Suyla ilişkileri yok gibidir. Bilhassa kışın yoktur.” (s. 11) Bunun sebebi ise pislik değil, derin bir batıl inanç: “Onlara göre suda yıkanma kötü ruhları celbeder, şimşeklerin, yıldırımların boşanmasına sebep olurdu.” (s. 12). Günümüzde böyle olmaması iyi. İslamiyet’in böyle katkılarının olması güzel ancak geçmişte böyle olması şaşırtmadı değil.

Kitabın en çarpıcı (ve Fadlan’ı en çok utandıran) kısımları, Türklerin mahremiyet algısının İslam dünyasından ne kadar farklı olduğu üzerine olduğudur – ki beni de oldukça şaşırtmıştır –. Yazar bu bölümlerde kadınların erkeklerden kaçmadığını, bedenlerini gizlemediğini şaşkınlıkla anlatıyor. Hatta bir çadır ziyaretinde ev sahibinin karısının, misafirlerin yanında cinsel organını kaşıması üzerine İbn Fadlan ve ekibinin yüzlerini kapattığı, ev sahibinin ise buna gülüp geçtiği anekdotu (s. 9), o dönem açısından kültürler arası uçurumu gözler önüne seriyor. Bence dinin ahlaki olarak katkısını da…

Ancak bu rahat davranışların o dönem halkları arasında ahlaksızlık anlamına gelmediğini de yine yazarın anlatımından anlıyoruz: çünkü, zina konusunda cezalar korkunç derecede caydırıcı: “Zina diye bir şey bilmezler. Birinde böyle bir şey görürlerse onu iki parçaya bölerler.” (s. 11) ve “Aralarından zina eden birini, kim olursa olsun, dört kazık çakıp kollarından ve bacaklarından bu kazıklara bağlarlar. Balta ile onu baştan ayağa ikiye bölerler.” (s. 30-31) cümleleri bunu gösteriyor diyebiliriz.

İbn Fadlan’ın “Ruslar” olarak tanımladığı ancak eseri bizlere kazandıran Ramazan Şeşen’in notlarından anladığımız kadarıyla ve fiziksel özelliklerinden (hurma ağacı gibi boylu, sarışın, kızıl) ve adetlerinden Vikingler olduğunu anladığımız (s. XV) topluluk ise İbn Fadlan’ın çok nefretini kazanmış durumda. Onları “Allah’ın en pis mahlukları” olarak nitelendiriyor: “Büyük ve küçük tuvaletten, cünüplükten sonra yıkanmazlar, yemek yedikten sonra ellerini yıkamazlar. Yollarını şaşırmış eşekler gibidirler.” (s. 37-38).

Kitapta yer alan en ilginç (ve rahatsız edici) gözlem ise grup halindeki cinsel ilişkilerin, arkadaşlarının gözü önünde, hatta cariyeyi satın almaya gelen tüccarın yanında bile devam etmesi. Mahremiyet kavramının bu denli yokluğu, İbn Fadlan gibi bir İslam kâtibi için tam bir travma oluşturmuş diyebiliriz. O dönem halklarının yaşayışlarını ve kültürlerini görme açısından biz okuyucuların nezdinde değişik bir tecrübe olmuş diyebiliriz.

İbn Fadlan’ın bu yanlışının genel olduğunu vurgulayan Şeşen, şu şekilde bir düzeltmeye gidiyor: “Ruslar ve Slavları İslam coğrafyacıları hatalı olarak Türk kavimlerinden kabul ederler. Ruslar İskandinav kökenli Vikinglerdendir. IX-X. yüzyıllarda bu günkü Rusya’ya gelmişler, Slavlarla karışmışlardır. İbn Fadlan zamanında bu karışma henüz gerçekleşmemişti” (s. XV).

İbn Fadlan’ın benzetmelerinin de çok ilginç olduğunu söylemek gerek, örnek bir tanesini daha vermek istiyorum: “Harezmliler insanların söz ve tabiat bakımından en tuhaflarıdır. Sözleri sığırcık kuşlarının seslerine çok benzer. Oraya bir günlük mesafede Erdekü adında bir köy var. Halkına Kerdeliler denir. Konuşmaları kurbağa vakvaklarına çok benzer.” (s. 6)

Kitabın içeriğinde farklı eserlerin tercümelerine de yer verildiğini görüyoruz. İbn el-Fakih tarafından kaleme alınan Kitabü Ahbar el-Buldan adlı kitaptan özellikle Türkler hakkında oldukça ilginç bulduğum bazı paylaşımları aktarmak istiyorum:

“ … ‘Türkler Kufe şehrini, Hazarlar el-Cezîre, Rumlar Şam bölgelerini işgal edecekler.’, Hazreti Peygamberden ise, ‘Türkler Irak halkını ülkelerinden mutlaka çıkaracaklar.’ diye rivayet edilir. Hz. Ömer valilerine ‘Türklerden birine rastlarsanız boynunu vurun. Şüphesiz onlar 200 H. yılından sonra isyan edecekler. Onlar ortaya çıkınca sizin elinizdekileri elde etme arzuları kendi ellerindekinden daha fazla olacak’ diye yazdı. Hz. Peygamber’den ‘Türkler ümmetime verilen nimeti ilk önce gasbedecek kavimdir.’ dediği rivayet edilir.” (s. 48)

İbn Abbas’tan ‘Vallahi, çekiçle dövülmüş gibi kırmızı yüzlü kavimler galip gelinceye kadar Hilafet benim oğullarımda kalacak’ dediği rivayet edilir. Ebu Hüreyre’den ise ‘Geniş yüzlü, yayvan burunlu bir kavim gelip atlarını Dicle kıyısına bağlamadıkça kıyamet kopmaz’ dediği rivayet edilir. Yine Muaviye’den ‘İki çökmüşü (uyuyanı) uyandırmayın. Onlar size dokunmadıkça siz onlara dokunmayın. Bunlar Türkler, Habeşlilerdir’ dediği rivayet edilir. Merfu bir hadiste Hz. Peygamber’in ‘Türkler size dokunmadıkça onlara dokunmayın’ dediği söylenir. …Türkleri iyi bilen bir alim şöyle dedi: Türklerin cinslerine gelince, Karluklar Semerkand taraflarında otururlar, Türklerin soylularıdır. Bezgişîler (Ezkişiler) büyük sakallıdırlar. Oğuzlar, Tokuzoğuzlar, Kimekler Türklerin hükümdarları, en köklüleri, en itibarlılarıdır. Biştakiler, Çağrılar, Türkuzoğuzlar, Türklerin Arapları gibidir. Bunlar çadırlarda konup göçerler. Ezkişîlerin binaları, köyleri vardır.” (s. 48 – 49)

“Türkler bütün milletler içinde en iyi ok atandır. Onlardan bir adamın erkek çocuğu doğarsa büluğa erinceye kadar onu bakar, yetiştirir. Büluğa erince ona bir yay ile oklar verir. Evinden çıkarır “Çarene bak” der. Bundan sonra çocuğu yabancı sayılır. Çocukları hususundaki adetleri böyledir. Onlardan bir kısmının oğulları, kızları, evlendirmeleri şu şekildedir. Kızlarının başları açıktır. Bir adam evlenmek istediği kızın başına bir başörtüsü atar. Bunu yapınca kız eşi sayılır. Kızın ne babası ne de kardeşi onu engelleyebilir.” (s 53)

Yukarıdaki paragraflarda belirtilen hadis veya rivayetlerin ya da bilgilerin gerçek/sahih olup olmadığını bilmiyorum ancak bazılarının uydurma olacağını ya da olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü yenilir, yutulur cinsten değiller… ancak tabii ben sahih olup olmadıkları yönünde fetva makamı da değilim; kitabı yayına hazırlayan Şeşen’in de konu hakkında herhangi bir yorum yapmadığını belirteyim, sadece belirtilen eserin çevirisini aktarıp, geçmiş…

Ebû Dülef Mis’ar b. Mühelhil el-Benâzicî tarafından kaleme alınan Türk, Hind, Çin Ülkelerinde Gördüklerini Anlattığı Birinci Risâle adlı kitaptan bir yer çizmedim. Şeref el-Zaman el-Mervezî tarafından kaleme alınan Tabâyi el-Hayavan adlı kitaptan ise şu kısmın altını çizdim:

“Kırgızlarda halktan Fağının (Kam) denen bir adam vardır. Her sene belli bir günde bu adam getirilir. Yanında şarkıcılar, çalgıcılar toplanır. İçki içmeye, şarkı, musiki ile eğlenmeye başlarlar. Meclis hoş halalınca bu adam bayılır, saralı gibi yere düşer. Sonra ona bu sene neler olacağını (21a) sorarlar. Yılın bolluk, kuraklık, kıtlık yağmurlu mu? olacağını ve diğer şeyleri söyler. Bunların gerçek olduğuna inanırlar.” (s. 70).

İbn Fadlan Seyahatnamesi Kitabında Diğer Altı Çizilenler ve İlginç Detaylar

İbn Fadlan Seyahatnamesi kitabını okurken, sayfaların kenarına not aldığım, bazen güldüren bazen de düşündüren diğer detayları ise şöyle yazabilirim:

  • Dil Sorunu: Tam tersi olduğunu tahmin ettiğim bir gerçek: İbn Fadlan Türkçe bilmiyormuş: “… Tigin benimle beraber yürüyordu. Yanında bir Türk vardı, onunla Türkçe konuşuyordu. Bir ara Tigin güldü. ‘Bu Türk sana ‘Rabbimiz bizden ne istiyor! Soğuktan bizi öldürecek. Ne istediğini bilsek onu kendisine takdim ederdik,’ diyor.’ dedi. Ben de ‘Ona söyle, Allah sizden ‘Lâ ilâha illâ’llah’ demenizi istiyor” dedim. Türk güldü.” İbn Fadlan, gezi niyetine dini çalışmalarına hemen başlamış diye yorumladım. : )
  • Sakal Modası: Türklerin sakallarını yolup sadece bıyık bıraktıkları gerçeği… Fadlan’a göre uzaktan bakınca “teke” zannediliyorlar: “Türklerin hepsi sakallarını tıraş eder (yolar), bıyıklarını bırakırlar. … Uzaktan bakınca teke zannedersin.” (s. 15). Sakal konusu da İslamiyet ile tanıştıktan sonra gelen bir kültür olsa gerek.

Vahşi Başgırdlar: İbn Fadlan’ın en çok korktuğu grup. Birini öldürdüklerinde kafasını kesip yanlarına alıyorlar: “Başgırdlar denen Türk kavminin ülkesinde durduk. Onlardan çok korktuk. Zira onlar, Türklerin en kötü, en belalı, en katil olanlarıdır. Bir adam bir adama rastlarsa başını keser yanında götürür, vücudunu bırakır. … Onlardan her biri erkeklik uzvu büyüklüğünde, aynı şekilde bir ağaç yontup üzerine asar. Sefere çıkmak isterse veya bir düşmanla karşılaşırsa ona secde eder. … Adam cevaben ‘Ben onun bir benzerinden çıktım. Ondan başka beni yaratan tanımıyorum’ dedi.” (s. 19).

Yada Taşı: Türklerin istedikleri zaman yağmur, kar yağdırdığına inanılan meşhur taş. İbn Fadlan, bunun Türkler arasında çok yaygın olduğunu ve kimsenin inkâr etmediğini belirtiyor: “Türk ülkelerinin acayip taraflarından biri onların istedikleri zaman yağmur, kar, dolu yağdırdıkları bir çeşit taşa (çakıla) sahip olmalarıdır. Bu taş onlar arasında meşhur, yaygındır. Türklerden hiçbir kimse bunu inkâr etmez. Bu taş bilhassa Tokuzoğuz hükümdarının yanında bulunur. Türklerden başka hükümdarın yanında bulunmaz.” (s. 55). Masallara veya filmlere konu olabilecek bir özellik. Bence tabii ki gerçek değil…

Amazon Efsanesi: Galinos ve Hipokrat’a atıfla, kadınların rahat ok atabilmek için bir memelerini kestikleri rivayetine de yer verilmiş: “Galinos başka bir yerde ‘Bu insanların kadınları adamları gibi savaşırlar. Bütün kuvvetleri kollarına gitsin, bedenleri hafiflesin ve atlar üzerine sıçrayıp binebilsinler diye bu kadınlar memelerinin birini kesmişlerdir’ der. Hipokrat bir kitabında bu kadınlardan bahseder. Ve onlara Amazonlar der. Bu kelimenin manası tek memeliler demektir. Zira diğer memelerini kesmişlerdir. Memelerinden birini bırakmalarının sebebi çocuklarını emzirmek, nesli devam ettirmektir. Memelerinden birini kesmelerinin gayesi at üzerinde ok atarken engellemesini önlemektir.”

Telmih: Edebiyatta ve günlük dilde bir durumu veya duyguyu açıkça söylemek yerine; herkesçe bilinen bir olaya, tarihi bir kişiye, efsaneye veya ayete üstü kapalı bir şekilde işaret ederek “hatırlatma” yapma sanatıdır. Muhatabın zihninde, söylenmek istenen asıl manayı çağrıştıracak ince bir bağlantı kurmayı hedefler; böylece sözü uzatmadan, ortak hafızadaki bir gerçeklik üzerinden derinlikli, zarif ve bazen de iğneleyici bir anlatım sağlanmış olur.

Kiklan Otu: Günümüzde siklamen, buhur-u meryem ya da tavşan kulağı olarak bilinen, yumrularında barındırdığı “saponin” maddesi sayesinde suyla ovulduğunda sabun gibi köpürme özelliği gösteren temizleyici bir bitkidir. İbn Fadlan’ın seyahatnamesinde de dikkat çektiği üzere, eski çağlarda sabunun henüz bilinmediği veya bulunmadığı zorlu coğrafyalarda, insanlar bu otun yumrularını ezerek ellerini yıkamak ve kişisel hijyenlerini sağlamak için onu doğal bir deterjan olarak kullanmışlardır.

İbn Fadlan Seyahatnamesi kitabında altını çizdiğim diğer yerler:

“Bir kısmı yurtlarında putperest olarak kalmışlardır. Sultan Sencer’i 1153 yılında esir eder bu putperest Oğuzlardır. Daha sonraki yüzyıllarda Müslüman olmuşlardır” (s. XII)

“İbn Fadlan’ın elçilik için gittiği Volga Bulgarları 900 yılı civarında Müslüman oldular. İbn Fadlan gittiğinde henüz göçebeydiler. X. asrın ortalarında Bulgar şehrini kurdular. Moğol istilasına kadar yaşadılar. Sonra Altınordu Devleti’nde eridiler. Doğu Avrupa’da Türk-İslam kültürünün yerleşmesine ve gelişmesine önemli katkı yaptılar” (s. XIII).

“Türkçe’de Sabir, Farsça’da Hazâran, Arapça’da Hazar denilen Hazarlar büyük Türk kavimlerindendir. VI. asrın sonlarında Kuzey Kafkasya, Hazar bölgesinde kuvvetli bir devlet kurdular. Hz. Peygamber devrindeki Sâsânî – Bizans savaşlarında Bizans tarafını tuttular. Avarlar ise İran tarafındaydılar. İslam tarihinin başlarında Müslümanlarla Hazarlar arasında Azerbaycan ve Kafkasya’da kanlı savaşlar oldu. Hazarların idareci sınıfı Harun el-Reşid devrinde 800 yılı civarında Bizans Yahudilerinin etkisiyle Musevi oldular. Halkın çoğu ise putperest, Müslüman, Hıristiyan’dı. İbn Fadlan zamanında başşehirleri Volga’nın Hazar denizine döküldüğü yerdeki Etil şehriydi.” (s. XIII).

“Halluh şeklinde de söylenen Karluklar önceleri Göktürk Federasyonuna bağlı doğuda yaşıyorlardı. … Müslüman olduktan sonra bunlara Hakâniler denmiştir. … Oğuzların, Karlukların Müslümanlarına Türkmen denir. Daha sonraları göçebe (yörük) Türklere Türkmen denecektir.” (s. XIV)

“Oğuzlar büyük tuvalet yaptıktan, işedikten sonra temizlenmezler, cünüplükten ve diğer şeylerden dolayı yıkanmazlar. Suyla ilişkileri yok gibidir. Bilhassa kışın yoktur. Kadınları erkeklerinden ve yabancılardan dolayı örtünmezler, gizlenmezler. Aynı şekilde kadın insanlardan bedeninin hiçbir yerini gizlemez. Bir gün onlardan bir adamın evine (çadırına) indik. Oturduk. Adamın karısı da bizimle oturdu. Bizimle konuşurken cinsi organını açtı ve kaşıdı. Biz görüyorduk, yüzlerimizi kapadık. … Zina diye bir şey bilmezler. Birinde böyle bir şey görürlerse onu iki parçaya bölerler.” (s. 11)

“… Zira Türkler hayvanları kesmezler, ölünceye kadar koyun ve keçinin başına vururlar, böyle öldürürler.” (s. 12)

“Oğuzlarda, Cücenlerde, Moğollarda su tabu idi. Onu kirletmemek gerekiyordu. Vücudu, elbiseleri suda yıkamak yasaktı. Onlara göre suda yıkanma kötü ruhları celbeder, şimşeklerin, yıldırımların boşanmasına sebep olurdu. Suyun yere dökülmesi suçtu. Cengiz Yasası’nda da yıkanma yasaktı. Bir kap ile elin, yüzün üzerine su dökülebilirdi. Eski Şamanistler elbiselerini yıkamazlar, giyebildikleri kadar giyerlerdi. İnsanın su kullanmasının, yıkanmamasının büyü sebebi olduğuna inanırlardı.” (s. 12)

“İçlerinden bir grubun yılanlara, bir grubun balıklara, bir grubun turna kuşuna taptıklarını gördük.” (s. 20)

“Bir adam diğerini kasten öldürürse kısas olarak onu öldürürler. Onu hata ile öldürürse kayın ağacından bir sandık yapıp onun içine koyarlar, üzerini çivilerler, yanına üç somun, bir testi su koyarlar, darağacı gibi üç ağaç dikerler, bunların arasına asarlar. “Onu yer ile gök arasında bırakıyoruz. Yağmur ve güneş altında kalsın. Belki Allah ona acır” derler. Zaman çürütünceye, rüzgârlar götürünceye kadar asılı kalır. Cevval, bilgili bir insan görürlerse, “Bu kişinin rabbimize hizmet etmesi gerekir” derler. Onu alırlar, boynuna bir ip geçirirler, bir ağaca asarlar. İp kopup parçalanıncaya kadar orada kalır.(s. 30)Bulgarlardan şu şekilde bahsediyor

“Erkekler, kadınlar nehre iner hep beraber çıplak yıkanırlar. Birbirlerinden kaçmazlar. Bununla beraber asla zina etmezler. Aralarından zina eden birini, kim olursa olsun, dört kazık çakıp kollarından ve bacaklarından bu kazıklara bağlarlar. Balta ile onu baştan ayağa ikiye bölerler. Kadın için de aynı cezayı verirler. Bundan sonra zina eden kadın ve erkeğin parçalarından her birini bir ağaca asarlar. Yüzerken kadınların erkeklerden gizlenmesi için çok uğraştım. Fakat başaramadım. Hırsızı da zina yapan kişi gibi öldürürler.” (s. 30-31)Bulgarlardan şu şekilde bahsediyor

“… Rusları gördüm. Onlardan daha boylu postlu kişiler görmedim. Hurma ağacı gibi, sarışın, kızıl insanlar. … Ruslar Allah’ın en pis mahluklarıdır. Büyük ve küçük tuvaletten, cünüplükten sonra yıkanmazlar, yemek yedikten sonra ellerini yıkamazlar. Yollarını şaşırmış eşekler gibidirler. … Onlardan biri arkadaşlarının gözü önünde cariyesiyle çiftleşir. Bazen birbirlerinin hizasında bir grup bu şekilde çiftleşirler. Çoğu defa bir tacir bir cariye satın almak için yanlarına girer, adamı cariyeyle çiftleştirirken bulur. Adam işini bitirmeden cariyenin üzerinden kalkmaz.” (s. 37 – 38)

“Hazar Hakanı’nın 25 kadın edinmesi gelenektir. Bu kadınların her biri etraftaki hükümdarlardan birinin kızıdır. İsteyerek veya cebren alır. Ayrıca, odalık için 60 cariyesi bulunur. … Hakanların hükümdarlık müddeti 40 senedir. Bu müddeti bir gün dahi geçse onu öldürürler. Bunadı, aklı azaldı, derler.” (s. 47)

“Ruslara gelince … Hıristiyan olmaları üzerine din onların kılıçlarını kınlarına soktu. Kazanç kapıları kapandı. Zarara ve iflasa uğradılar, yaşama imkânları zorlaştı. Cihat ve gazanın mübah olması, eski alışkanlıklarına dönerek ayağa kalkmak için Müslüman olmak istediler.”

Son olarak şunu söyleyebilirim;

İbn Fadlan Seyahatnamesi, tek başına coğrafi bir gezi notu değil; aynı zamanda 10. yüzyılın inanç, korku ve önyargı haritasını bizlere aktarıyor diyebiliriz. Türklerin İslamiyet öncesi (veya yeni tanıştıkları dönemdeki) adetlerini, Göktürk inanç kırıntılarını ve bozkırın sert yasalarını anlamak için eşsiz bir kaynak olarak elimizin altında duruyor. Ramazan Şeşen, titiz notları ile İbn Fadlan’ın abartılarını törpülese bile metnin büyüsü o “ilk karşılaşma” anının şokunda saklı.

Tarih meraklıları için kısa ama etkisi uzun sürecek bir okuma desek yanlış olmaz. Ben bazı bilgileri ilk defa okudum, gördüm.

İyi okumalar.

Yazı gezinmesi

Mobil sürümden çık