İlginizi Çekebilir

Eşitlik kavramı artık günümüzde özgürlükten bağımsız olarak değerlendirilirken, aslında özgürlükleri kapsayan bir kavram olduğu gerçeği de unutuluyor. Eşitlik mi daha büyük yoksa kişisel özgürlükler mi desek; herkes belki de şuan özgürlükleri söyler ama bu durumda doğacak kaosun asla eşitlik sağlamayacağı ve kişi sayısı arttıkça eşitlikten söz edilemeyeceğini anlamak gerekiyor.

Demokrasi…

Özgürlük…

Eşitlik…

Bu kavramlar bir arada aynı derece de durabilir mi? Cevabım hayır… Fakat ajandama not ettiğim bir yazıyı gördüğümde sizlerle paylaşmak istedim; yaz aylarında Atilla YAYLA hocamız tarafından kaleme alınan yazı aslında eşitlik kavramı hakkında güzel bir yorum özelliği taşıyor. Aynen sizinle paylaşıyorum:

 


Eşitlik siyasi söylemin temel ancak tek ve mütecanis olmayan kavramlarından biri.

Değişik türleri var; siyasi, ahlaki, hukuki ve maddi (ekonomik) eşitlik gibi. Bütün insanların, insan olmak sebebiyle, dili, dini, cinsiyeti, deri rengi ne olursa olsun eşit değerde olduğunu öngören ahlaki eşitlik artık sorgusuz sualsiz kabul gören ve savunulan bir ilke. Ahlaki eşitlikle iç içe geçen hukuki eşitlik, hem, özellikleri ne olursa olsun bütün insanların, hem de yönetenlerle yönetilenlerin aynı hukuk kurallarına tabi olması anlamına geliyor. Politik eşitlikse, (yaş, akıl sağlığı yerinde olma vs. gibi) bazı genel şartları karşılayan bütün vatandaşların aynı siyasi haklara (yönetime katılma ve yönetimi denetleme, seçme ve seçilme, kamu görevi alabilme) sahip olması demek. Ahlaki, hukuki ve politik eşitliğin bir anda ve kolay kazanılmadığı malum. İnsanlık tarihi, kölelerin insan sayılmadığı (ahlaki eşitsizlik), aristokratların ve iktidar sahiplerinin ayrı (ve imtiyazlı) kurallara tabi tutulduğu (hukuki eşitsizlik) ve sadece bir aile, sınıf veya ırka mensup kimselerin yönetme/yönetime katılma hakkına sahip olduğu (siyasi eşitsizlik) yerler ve dönemlerin hikâyeleriyle dolu. Eşitlik kavramı zaman içinde çok boyutluluğa ulaşmış olmasına rağmen, eşitlikle ilgili tartışmaların çoğu maddi/mali eşitlik etrafında dönmekte. Bunun bir sebebi eşitliğin yukarıda sayılan türlerinin varlığının veri alınmasıysa, diğeri, maddi eşitsizliğin yol açabildiği duyguların ”kıskanma, imrenme, gıpta, haset, kin” insanların davranışları üzerinde büyük tesirler icra eden faktörler arasında önemli bir yer işgal etmesidir.

Eşitliğin ahlâkî, hukukî ve politik türlerinin haklılaştırılmasıyla ilgili önemli bir problem yok. Ancak, bunu aynı rahatlıkla maddi eşitlik için söylemek zor. Maddi eşitlik geçerli bir ahlaki idealse, eşitsizliğin tipik yansımalarının ahlaki olarak kınanması gerekir. Bu durumda hiç kimse, ahlaki bakımdan yanlış yerde durmaksızın, bir başka kimseden daha iyi durumda olamaz. Birinin bir evi varken diğeri iki evi elinde tutamaz. Birinin basit bir aracı varken diğerinin lüks bir araca sahip olması düşünülemez. Biri bin lira gelire sahipken diğerinin on bin lira gelirinin olması ahlaken doğru kabul edilemez. Maddî eşitliği temel alan toplumsal yapılanmalarda bütün bu somut eşitsizlik tezahürlerinin ortadan kaldırılması istenir. Bu tür toplumlarda eşitsizliğin her toplumda yol açabileceği yukarıda sayılan duygular daha şiddetli şekilde boy gösterir. Başka bir deyişle, maddi eşitliğin bir resmî politik ilke haline getirilmesi ve popüler kültür aracılığıyla devamlı topluma pompalanması gıpta, kıskançlık, haset hislerini besler.

Bu tespiti doğrulayan birçok örnek var. Sovyetler Birliği’nde eşitsizliğin her tür ve alandaki görünümü Sovyet vatandaşları arasında şiddetli kıskançlıklara yol açtı, birçok beşeri problem yarattı. İhbar, karalama gibi faaliyetleri, hırsızlık gibi kriminal eylemleri patlattı. İnsanların ortalama karakterini bozdu. Reform süreci başlayınca da bir şey değişmedi. Kârın kötü bir şey olduğu yolundaki resmî öğretiyle yıllarca beyinleri yıkanmış olan Sovyet vatandaşları, sınırlı özel girişimler veya kooperatifler yoluyla maddi durumunu ortalama Sovyet insanınınkinden daha iyi hale getirenlere öfke ve düşmanlıkla baktı. Sovyet Rusya çok fakir bir ülkeydi, ya zengin olsaydı, eşitlik politikası nasıl bir toplumsal ortama yol açardı? Sovyet tarzı eşitlik anlayış ve uygulamasının zaten fakirliğin en büyük kaynağı olduğu gerçeğini bir tarafa bırakıp, İsveç örneğine bakalım. Son yıllara kadar İsveç’e bütün dünyada gıptayla bakıldı. İsveç, hayat standartlarının hayli yüksek olduğu ve eşitlik idealine Batı dünyasında en çok yaklaşmış ülkeydi. Bu insani ilişkileri nasıl etkiledi? İsveç’te eşitliğe daha fazla yaklaşıldıkça İsveç’in daha ahenkli, daha sıcak bir ülke haline gelmediğini; kıskançlık, şüphe ve kabalığın azalmayıp arttığını gösteren azımsanmayacak sayıda araştırma var.

Eşitlik politikasının toplumsal yansıması

Gerek güncel ve tarihî örneklere dayanarak, gerekse aklımızı ve mantığımızı kullanarak, maddi eşitliği resmî devlet politikası haline getirecek ülkelerde insani ilişkilerin kötüleşeceğini ve otoriteryenizm tehlikesinin artacağını söyleyebiliriz. Eşitlikçilik, insanların eşit olmasını ister, ama insanlar gerçekte eşit (aynı, özdeş) değildir. İnsanlar zevkler, kabiliyetler, talepler, çalışkanlık, nezaket ve benzeri bakımlardan birbirinden farklıdır, yani eşitsizdir. Bu doğal bir haldir. Farklılık, kaçınılmaz olarak, maddi bakımdan da eşitsizlik yaratır. Ayda 2000 lira kazanan (ve varsayalım ki her bakımdan eşit görünen) iki kişi arasında, tasarruf yapma (veya harcama) eğilimi (zaman tercihi) bakımından bir kat farklılık olsa, yirmi yıl içinde biri diğerinin iki katı mali güce sahip hale gelir. Yirmi yıl sonra, kanun müdahalesiyle bu kişileri eşitlesek, yani, fazlası olanın varlığının yarısını alıp diğerine versek, ikinci yirmi yıl sonunda muhtemelen aradaki fark ikiye katlanır.

Politik güç (devlet) eşitlik idealini gerçekleştirme hedefiyle yola çıktığında doğacak kötülükler iyiliklerden daha fazla olur. Devletin ya milyonlarca insan arasındaki milyarlarca eşitlik/eşitsizlik ilişkisini her an takip ederek eşitlik adına müdahale etmesi, ki bu imkânsızdır, ya da (işçi, köylü, esnaf vb. gibi) genel kategoriler oluşturup bireysel ihtiyaç ve kabiliyetleri bastıran grup politikaları izlemesi gerekir, ki yapılan genelde budur. Her iki durumda da devletin elinde toplanan yetkilerin ve topluma müdahale araçlarının bireysel özgürlüğe ve müşevviklere zarar verecek ölçüde artması ve kullanılması kaçınılmazdır. Devletin önündeki bir diğer yol, bireylerin davranışlarını doğrudan değil dolaylı olarak kısıtlamak ve böylece eşitsizliğin doğmasını önlemeye çalışmaktır. Mesela, devlet tek tip ev ve tek model araba yapılmasına izin verirse, eşitsizlik tezahürlerinin belirme alanlarını önemli ölçüde budamış olur. Ancak, bu tür politikaların, mutlaka, (en belirgini fakirlik olmak üzere) niyetlenmemiş yan sonuçları olacak ve eşitsizlik başka biçimlerde yine tezahür edecektir.

Peki, demokratik siyaset içinde eşitliği hiç gözetmemeli miyiz? Bu, herhalde mümkün olamaz. Her toplumda eşitliğe yönelik beklenti ve talepler oluşabilir. Yapılması gereken, maddi eşitliği diğer eşitliklerle aynı kaba koymamak, temel siyasi ilke haline getirmemek ve özgür ve müreffeh bir toplumun yan ürünü olarak algılamaktır. Liberal kapitalist ülkelerin tecrübeleri ülkeler zenginleştikçe eşitsizliğin azalabileceğini ve daha kolay tahammül edilebilir hale gelebileceğini gösteriyor.

Yorum Yap