Yepyeni Yazılar
Anasayfa / Genel Kategoriler / Akademik Makale / İslam – Osmanlı Hukukunda Devlet Kavramı

İslam – Osmanlı Hukukunda Devlet Kavramı

osmanlı

Giriş

Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika’ya kadar topraklarını genişletmiş ve 16. yüzyılda dünyanın Osmanlı İmparatorluğu; 1299-1922 yılları arasında varlığını sürdürmüş Türk ve İslam devleti. Doğu Avrupa en güçlü imparatorluğu halini almıştır. Devlet, varlığı süresince birçok hukuk düzenini sentezlemiş ve Osmanlı hukukunu oluşturmuştur. Kanun, genellikle laik bir düzene sahiptir. Ancak Şer’i, dini hukukla da uyumluydu. Hukuk kuralları yerel özelliklere göre de esneklik gösteriyordu. Toprakların yönetimi ve sivil düzen konusunda yerel idareye haklar tanınıyordu. Böylelikle imparatorluk içindeki birçok unsurun adalet anlayışına cevap veriliyordu. Beşeri ve Örfi hukuk olmak üzere iki tür hukuk vardır. Beşeri hukuk kanunlar çerçevesinde oluşan hukuk sistemidir. Örfi hukuk ise İslam dininin esasları üzerine kuruluydu.

İslam-Osmanlı hukukunda devlet kavramı, devletin unsurları ve özellikleri üzerinde durulmuştur. İslam hukukunun asli kaynağı Kuran’da devlet kavramı ile ilgili ayrıntılı bir düzenleme bulunmamaktadır. Dolayısıyla İslam hukukunun açıkça öngörmüş olduğu bir devlet modeli söz konusu değildir. Bununla birlikte İslam hukukçularının çoğunluğunca kabul edilen görüş İslam kurallarının bir devlet düzenini gerektirdiğidir. İslam hukuk sistemini uygulayan Osmanlı Devleti de İslam hukukunun genel prensiplerinden ortaya çıkan devlet anlayışını esas almıştır.

1.GENEL OLARAK DEVLET KAVRAMI

İnsanlık tarihine bakıldığında devlet, vazgeçilmez bir müessese olarak ortaya çıkmaktadır Devlet teşkilatı, tarihi süreç içerisinde basitten karmaşığa doğru bir gelişme göstermiştir. Bu süreç içerisinde toplumun sosyal düzen ihtiyacını karşılayan kolektif düşünceler, merkezileşme ve ferdileşme çekirdeği etrafında yoğunlaşmıştır. Buna bağlı olarak devlet, gittikçe daha karmaşık ve geniş bir şekil almıştır.[1] Devletin kökeni ya da nasıl oluştuğunu ve bu oluşumda ne gibi etkenlerin bulunduğunu açıklamaya yönelik çeşitli teoriler geliştirilmiştir. Bu teorilerden bazıları, devleti ortaya çıkaran nedenleri, tarihi ve sosyolojik verilere dayandırır. Bazıları ise varsayımsal bulgulara dayanır ve ne olması gerektiğiyle ilgilenir.

Anayasa hukukçuları, bakış açısı veya ağırlık noktası bakımından çeşitli devlet tanımları vermişlerdir. Bunlara göre devlet, belirli bir ülkeye yerleşmiş, belirli bir insan topluluğunun hukuki ve siyasi düzenini kuran ve temsil eden siyasi iktidarın, şahsiyet ve hâkimiyete sahip bir müessese olarak görünüşüdür.[2] Blunschli’ye göre devlet, “bir milletin belirli bir ülke üzerinde siyasi bir teşkilatlanma neticesinde ortaya çıkan şahsiyetidir”. Bir başka tanımda ise devlet “kurumsalların varlığını gerektiren, kurumsal düzeyde somutlaşmış bir siyasal iktidar biçimidir” denilmektedir. Kurumsallaşmış bir siyasi iktidar olarak devlet, kendine bağlı olan insanların güvenliğini sağlamak üzere kurulmuş etkin bir sosyal örgütlenme biçimidir.[3]

Bütün bu tanımlarda ortak olan bazı unsurlar mevcuttur. Bunları dört noktada toplamak mümkündür: “millet, ülke, egemenlik ve siyasi teşkilatlanma”. Yine bu tanımlardan devletin bir siyasal iktidar biçimi olduğu sonucu çıkmaktadır. Acaba siyasal iktidar nedir? Bu kavramın tanımlanmasında çok genel olarak iki ayrı görüş vardır. Birinci görüşe göre, siyasal iktidar özel gruplarda ortaya çıkan iktidarların aksine, sadece genel, toplum bütününde ortaya çıkan iktidardır. Bu durumda kabile şefleri, site yöneticileri, imparatorlar, feodal beyler, çağdaş ulusların hükümetleri siyasal iktidara sahip olacaktır. Ancak sendika, dernek, klüp vb. grupların yöneticileri siyasal iktidar sahibi değildir. İkinci görüş ise, iktidarın temelinde egemenlik kavramı olduğunu savunur. Siyasal iktidar egemen iktidardır. Bu iktidar son kararı verir, başka hiçbir iktidara tabi olmaz ve başka bir iktidar tarafından sınırlandırılamaz. Fakat bu iktidarın egemenliği her zaman geçerli değildir. Bu iki görüşün birleştiği nokta ise iktidarın herhangi bir şeyin üzerinde, genel kararlar ve bütünsel emirler düzeyinde yer aldığı düşüncesidir.[4] Devlet etkin bir siyasal iktidar olarak dış ve iç tehditlere karşı kendisini ve kendine bağlı kişilerin güvenliğini korur. Devlet iktidarı, kendi kendine örgütlenebilen, başka bir iktidara tabi olmayan bağımsız ve egemen bir iktidarı gerektirir. Tüm bunların yanında devlet, meşru bir iktidardır. Bunun anlamı hukuka dayalı olmasıdır. Bu iktidarı yürütenlerin kendi kişisel iradelerinden, tutkularından ve bireysel çıkarlarından bağımsız olarak kurallara uymaları gerekir. Devletin yurttaşları arasında çıkan çatışmaların çözümleyicisi olması ve varlığının diğer devletlerce de kabul edilmesi ona meşruluk kazandırır. Devlet, toprakları olan ve ülkesinin sınırları belli bir örgüttür. Günümüzde ortaya çıkan düşünceler, modern devletin demokratik bir devlet olduğu yönündedir. Demokratik yapı ise, parlamento ve seçim mekanizmalarının halkın denetimi altında tutulmasıyla sağlanır.

 1.1.İslam Hukukunda Devlet

İslam hukuku hayatın her evresini çevreleyen bir sistem olduğuna göre toplum hayatının zorunlu sonucu olan devlet ve iktidar kavramları da bu hukuk çerçevesinde şekillenir. Modern siyaset bilimi ve anayasa hukukunda tanımlanan anlamda devlet kavramını karşılayacak bir sözcük Kuran’da yer almamaktadır. Bununla birlikte Kuran ve sünnette yönetim ve siyasal iktidar ile ilgili doğrudan ya da dolaylı olarak çeşitli kelimeler kullanılmaktadır. İslam tarihinde terim anlamıyla “devlet”, ilk kez Abbasiler döneminde kullanılmış, Hz. Peygamberin, hulefa-i râşidin’in ve Emevilerin yönetimin başında oldukları dönemlere devlet adı verilmemiştir.

Klasik dönem İslam hukukçularının devletin unsurlarını, yönetim ve teşkilatını inceledikleri bununla birlikte devlet kurumunu ifade edecek tek bir terim seçip kullanmadıkları görülmektedir. Devlet kelimesinin organize olmuş yönetim örgütünü ve geniş anlamda teşkilatlanmış bir siyasi yapıyı gösteren terim niteliğindeki en açık kullanımına ise İbn Haldun’un ifadelerinde rastlanılmaktadır.

İslam hukuk tarihinde devletin gerekliliği konusu, İslam hukukçularınca ele alınmış ve çeşitli yönleriyle tartışılmıştır. Devletin gerekliliği konusunda tartışmanın ortaya çıkmasının temel sebebi, İslam hukukunun ana kaynaklarında devlet kavramının ve şeklinin açıkça belirtilmemiş olmasıdır. İslam düşüncesinde devlet kurulmasına Mutezileden Esamm ile bazı hariciler karşı çıkar. İslam hukukçularının büyük bir çoğunluğu ise devletsiz İslam’ın devam edemeyeceğini, devletin gerekli olduğunu savunur. İslam hukukçularından İbn Teymiyye’ye göre, “İnsan doğası gereği medenidir. İnsanoğlunun maslahatı toplumsallaşma ve yardımlaşma ile tamamlanır. Fayda ve amaçları gerçekleştirmek ve kötülükleri önlemek için insanların bir başkan tayin etmesi, dinin en önemli vaciplerindendir”.[5] Gazali ise “işlerin kendi haline bırakılmasının anarşi ve taşkınlığa sebep olabileceğini, devlet ve denetiminin olmaması durumunda fikir ve arzuların birbirleriyle çatışarak, faziletsizlerin faziletlilere, zenginlerin âlimlere üstünlük doğuracağını” ifade eder.[6] İbn Haldun da insanların ihtiyaçlarını karşılamak için toplum halinde yaşamalarının gerekli olduğunu belirtir. İnsanlar arası ilişkileri düzenleyen, kurala bağlayan ve onların birbirlerine karşı saldırılarına engel olan bir kuvveti zorunlu görür.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, İslam dini, insanın yalnız Allah’a karşı vecibelerini esas almamış, aynı zamanda insanların kendi aralarındaki ilişkilerini de düzenlemiştir. İnsana, mutluluk, haysiyet ve şahsiyet veren faziletli bir toplumun oluşmasında sosyal ilkelere ihtiyaç vardır. Dolayısıyla bir toplumun devamı için hâkim olması gereken ilkeler sadece ahlaki nitelikte olamaz. Devlet, insanoğlunun doğal bir yükselme aşamasıdır. İnsanoğlunun belirli bir düzen içerisinde, kargaşa olmadan yaşayabilmesi için devlete, bir buyurucuya ihtiyacı vardır.Toplumda caydırıcı nitelikteki müeyyideleri koyacak ve uygulayacak olan ise devlettir. Aynı zamanda Kuran, yöneticilere itaati emretmektedir. Temel kaynak Kuran’da hüsran, fesad, fitne ve İhkak-ı hak şiddetle yasaklanmakta ve düzen emredilmektedir. Bunun için de bir devlet otoritesinin varlığı gerekmektedir. İbn Kesir, Kuran’da geçen bir ayetten yola çıkarak, “İslam, Kuran’ın, nasihatleri, vaazlarıyla yok edemediği kötülükleri, fenalıkları yok edebilmek için devlet otoritesine muhtaçtır” demektedir.[7] Kurulan bu devlet, eşitlik, adalet, zülüm etmeme ve şûra gibi İslam’ın temel prensipleriyle şekillenir. İslâm amme hukûku ile ilgili klasik kaynaklarda “hukuk devleti” terimine rastlanmaz; ancak bu, İslâm’da hukuk devleti kavram ve ilkesinin bulunmadığını da göstermez. Devletin bütün organları, kurum ve kuruluşları ile hukûka bağlı ve tâbî olduğunu ifade eden bu kavram, en kâmil mânâsıyla İslâm amme hukukunda söz konusu edilmiş, özellikle örnek çağlarda uygulamaya konmuştur. Kaynaklarımızda bu kavram “halîfenin vasıfları, vazifeleri, ülü’l-emre itâatin şartları, Kitâb ve Sünnet nasslarının bağlayıcılığı, halîfenin azli, azil karşısında direnen halîfeye isyan…” gibi konularda ele alınmış ve işlenmiştir. Diğer sistemler ısrarla devlet başkanının selâhiyetlerinden bahsederken İslâm amme hukukunda özellikle halîfenin vazifelerinden, sorumluluklarından (vâcibât) bahsolunmaktadır. Bunun da, incelendiği zaman, “icrâ” çerçevesine oturduğu görülmektedir. Kaynakların ortak tesbitlerine göre halîfenin vazifeleri şunlardır: Toplumu (ümmeti) temsilen amme menfâatini korumak, vatanın müdâfasını, İslâmî hükümlerin uygulanmasını, adâletin tevzîini, vergilerin toplanıp mahalline sarfedilmesini, amme hizmetlerinin gerektirdiği vasıf ve sayıda görevliyi tayin ederek halka hizmet etmelerini sağlamaktır. İslâm’da vazife ve selâhiyetler birer emânet olarak kabûl edilmiş, herkesin idaresi altında bulunan kimselere nisbetle bir çobanın sürüsünden sorumlu olduğu gibi sorumluluk taşıdığı, bu bakımdan “devlet başkanı, aile reisi, kadın, çocuk, işveren, işçi” arasında fark bulunmadığı bizzat Rasûlullah (s.a.v.) tarafından ifade buyurulmuştur.[8] İslâm amme hukûku yazarlarından İbn Teymiyye, devlet başkanının vazife tevzî ederken ehliyet ve liyâkate riâyet mecbûriyetinden bahsettikten sonra şu satırlara yer vermektedir:[9] “Devlet başkanı vazife verdiği, tayin ettiği kişi ile arasında bir akrabalık, dostluk, başkaca bir yakınlık, mezheb, tarikat, ırk birliği gibi bir ilişki olduğundan dolayı; yahut ondan bir menfâat sağladığı, rüşvet aldığı, yahut lâyık olana karşı kin ve düşmanlık duyduğu için ehliyet ilkesinden sapar, görevi ehli olandan başkasına verirse Allah’a, Rasûlü’ne (s.a.v.) ve müminlere hıyânet etmiş, şu âyete muhâtap olmuş bulunur: Ey iman edenler! Allah’a ve Rasûle hıyânet etmeyin, (sonra) size emânet edilen şeylere hıyânet etmiş olursunuz.” Kur’ân-ı Kerîm’de pek çok âyet, Rasûlullah (s.a.v.) da dahil olmak üzere bütün hüküm ve idare edenlerin, Allah’ın gönderdiği ve koyduğu hükümler (kanun) ile hükmetmek mecbûriyetinde olduklarını açık ve kesin bir şekilde ifade etmektedir.

2.İSLAM HUKUKUNDA DEVLETİN UNSURLARI

Yukarıda üzerinde durduğumuz üzere İslam hukuku Müslümanların bir devlet olarak örgütlenmesini red etmemiş hatta devlet kurumunun unsurları olarak kabul edilen hâkimiyet, ülke ve halkı İslami devletin unsurları olarak kabul etmiştir. Dolayısıyla İslami esasların öngördüğü teşkilatlanma şekli de devlettir. Elbette ki bu unsurlar İslam hukuk anlayışı çerçevesinde yoğrularak farklı bir takım özellikler taşımıştır.

2.1.Hakimiyet

Devlet, bünyesindeki bütün toplulukları temsil ve ifade eden bir gerçekliğe sahiptir ve kuşattığı bütün hükmi şahıslara göre üstün bir konumdadır. Devlete hukuk alanındaki bu üstün konumu ve gerçekliği kazandıran unsur ise hâkimiyettir. İslam ülkesinde, hükümdarın, bir zümrenin veya bir milletin iradesinin değil, Allah’ın iradesinin hâkim olması esası kabul edilmiştir.[10] Bu konuda delil olarak Kuran’a dayanılmıştır. Kuran’a göre kadir-i mutlak olan Allah’tır. Bütün otoritenin kaynağı ve sebebi O’dur. Bu otorite hiçbir şekilde kısıtlanamaz veya sınırlanamaz.

İslam hukukçuları hâkimiyetin gerçek sahibinin Allah olduğunu kabul etmekle birlikte İslam toplumunu yönetme görevinin halifeye ait olduğunu savunmaktadırlar. Dolayısıyla burada Allah’a itaat şartına bağlı içtimai bir mukavele olduğu kabul edilmektedir. Buna göre hâkimiyet prensip olarak Allah’a ait olmakla birlikte uygulamada Allah’ın iradesini temsil eden, halifedir ve dolayısıyla halkın iradesidir. Halifesini seçen halkın, gerektiğinde onu azledebilme yetkisine sahip olması da bunun göstergesidir.[11] Dolayısıyla egemenliğin kaynağının günümüz hukukunda olduğu gibi halka ait olması, esasında İslam hukukunun da dolaylı olarak kabul görmüştür.

2.2.Ülke

İslam hukukuna göre bir devletin hâkimiyeti altında bulunan topraklar, o devletin ülkesini meydana getirir. Kara sahası içerisinde bulunan nehir, göl ve kanallarla, karaya bitişik koy, körfez gibi yerler de devletin ülkesine dâhildirler. Deniz ve hava sahaları, zaman ve şartlara bağlı olarak hâkimiyet ve kontrolüne konu oldukları ölçüde devletin ülkesi sayılırlar.

İslam prensip olarak belli bir toprak parçası ve toplum üzerinde hâkimiyet kurmayı hedef almamış, bütün dünyayı bu birliğe tabi kılmak için gelmiştir. Ancak uygulamada ve gerçekte yeryüzünde İslam’a inananların ve onun hâkimiyetine girenlerin yanı sıra girmeyenler de bulunmuştur. Bu nedenle İslam hukukçuları dünyayı İslam ülkesi (Dârü’l- İslam) ve harb ülkesi (Dârü’l-harb) olmak üzere ikiye ayırmışlardır. İslam’ın ana kaynaklarında yer almayan bu konu İslam hukukçularının yorumlarıyla şekil bulmuştur. İslam hukukçuları Dârü’l-İslam’ı “Müslümanların idare ve hâkimiyetleri altındaki yer, Dârül- harbi ise “gayrimüslimlerin hâkim oldukları yer olarak tarif etmişlerdir.[12] Hanefi hukukçulara göre Dârü’l-harb, İslam hükümlerinin uygulanmasıyla Dârül-İslam olur. Dolayısıyla o yerin Darü’l-İslam’a bitişik olup olmaması veya orada gayri müslimlerin bulunup bulunmaması önemli olmayıp, İslam hükümlerinin orada uygulanması o ülkenin Darü’l-İslam olması için yeterlidir.[13] Anlaşılacağı üzere İslam hukukunun Darü’l-harb ve Darü’l-İslam anlayışı esasında İslam hukuk sisteminin uygulanma sahasıyla ilgilidir. Dolayısıyla sınırları belirli olan ülke unsuru İslami devlet anlayışında da mevcuttur.               

  2.3.Halk

Halkı oluşturacak insan sayısının ne kadar olması gerektiği konusunda bir rakam vermek mümkün değildir. Çünkü devlet çok nüfuslu veya az nüfuslu olarak da kurulabilir. Bununla birlikte gelişigüzel bir araya gelmiş olan insanlar devlet kurumunu oluşturamazlar. Bu insanların bir araya gelerek bir takım değerleri paylaşmaları gerekir. İslam hukukunda bu değerler İslami esaslıdır. İslam milletine dahil olmak için belli bir ırktan gelmiş olmak veya belli bir toprak parçasında yerleşmiş olmak, aynı tarihi ve gelenekleri paylaşmış olmak gerekmez. İslam devletinde devlete tâbiiyetlik İslam’a bağlı olmak veya onun hükümlerine boyun eğmekle olur. İslam’a bağlı olanlar müslüman olan halktır. İslam’a boyun eğdiği halde müslüman olmayanlar ise zimmîdir. Her ikisinin tâbiiyeti de İslam’dır. Dolayısıyla İslami devletin tabiiyetinde Müslümanlar olduğu gibi gayri Müslimler de bulunabilir.[14]

3.İSLAM HUKUKUNDA DEVLETİN TEMEL ÖZELLİKLERİ

İslami devlet modelinin kendine has bir takım temel özellikleri vardır. Bunlar; dini esaslara dayanması, sınırlı iktidar ve şûra prensibidir. İslam devletinin temel yapısını belirleyen hukuk siteminin iki temel kaynağının Kuran ve Sünnet olması, diğer kaynakların da bu iki kaynağın çizdiği sınırlar içinde kullanılması ve devletin temel görevlerinden birinin İslam dinini yaymak olması, İslam devletinin dinî esaslara dayanan bir devlet olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bununla birlikte İslam devleti batılı anlamda teokratik bir devlet değildir.

İslam devletinin temel özelliklerinde birisi de onun “şûra” esasına dayanmış olmasıdır. Şûra prensibi İslam kamu hukukunun temel prensibidir. Devlet başkanı, devletin yönetimi ile ilgili kararları etrafında oluşmuş şûra heyetiyle birlikte alır. Bu kural hem Kuran da hem de sünnette açıkça vurgulanmıştır.[15]

4.OSMANLI’DA DEVLET KAVRAMI

Osmanlı Devleti hukuk sistemini büyük ölçüde İslam hukukuna uygun olarak şekillendirmiştir. Dolayısıyla yukarıda İslam devletinin özellikleri ile ilgili verdiğimiz bilgiler Osmanlı Devleti için de geçerlidir. Ancak göz ardı edilmesi gereken önemli noktalardan biri Osmanlı Devleti’nin özellikle devlet kurma ve yönetim alanında kendine has bir geleneğe sahip olduğu gerçeğidir.

4.1.Osmanlı’da Devlet mi İmparatorluk mu?

Modern tarihçiler ve diğer bir çok araştırmacı dili, dini ve ırkı birbirinden farklı milletlere sahip olması nedeniyle Osmanlıyı “İmparatorluk” olarak nitelemektedirler. Osmanlı bir devlettir, yani Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye (Büyük Osmanlı Devleti)’dir. Osmanlı padişahları kurdukları bu devlete hiçbir zaman “imparatorluk” dememişlerdir. Çünkü imparatorluk tabiri daha çok sömürü düzenine sahip devletler için kullanılmıştır. Imperium kelimesinden gelen imparatorluk tabiri, tek taraflı idare eden, tek taraflı olarak menfaatlenen güç demektir. Hâkim güç, idaresi altında barınanlara istediği muameleyi reva görme hakkına sahiptir. Osmanlı ise tek taraflı değil, idaresi altında veya dışında olsun her millete ve kavme adaletle yaklaşmış bir devletti. Osmanlıların kendi devletlerine vermedikleri bir ismi o devlete yakıştırmak tarihî hakikatlere asla uymaz. Çünkü eğer imparatorluk deselerdi “Imparatoriye-i Osmaniyye (Osmanlı imparatoru)” demeleri icap ederdi ki, bu şekilde bir ifade milyonlarca arşiv vesikası arasında asla görülmemiştir. Yabancılar bu devlet için bu tabiri kullanmış olabilirler. Ancak padişahlar asla kullanmamışlardır. Onlar Memâlik-i Aliyye, Devlet-i Aliyye, Devlet-i Âl-i Osman, Devlet-i Seniyye, Saltanat-ı Seniyye, Memâlik-i Şâhâne gibi tabirleri kullanmışlardır.

4.2.Arşiv Belgelerinde Osmanlı Arşiv belgeleri

Osmanlı’nın kendisini devlet olarak tanımladığını açıkça ortaya koymaktadır: Prusya ile ittifak taleplerini konu olan belgede Osmanlı kendini Devlet-i Aliyye olarak nitelendirmiştir. Zind Kerimoğlu Mehmed Han’ın iltica ve kabul meselesinin görüşüldüğü toplantıda Osmanlı, “Devlet-i Aliye” olarak ifade edilmiştir. İngiltere ve Fransalı arasında anlaşma imzalanıp bu anlaşmaya Osmanlı Devleti’nin de dahil olduğunu gösteren belgede de Devlet-i Aliyye denilmiştir. 1218 tarihli belgede ise Saltanat-ı seniyye tabiri kullanılmıştır. Rusya’nın Eflak ve Buğdan’ı istilasıyla meydana gelen savaş üzerine Rusya’nın sulh talebine Osmanlı Devleti, “sulh edileceğini müşir Devlet-i Âliyye’den cevabi tahriratı” şeklinde cevap vermiştir. 1223 ve 1226 tarihli belgelerde yine Devlet-i Aliye tabiri kullanılmıştır. 1263 tarihli belgede Osmanlı Devleti denilmiştir.

Yukarıdaki belgelerden ortaya çıkan en önemli sonuç Osmanlı’nın özellikle yabancı devletlerle girdiği ilişkilerde kendisini devlet olarak nitelemesidir. Yine belgelerden anlaşılan bir diğer önemli sonuç Osmanlı Devleti’nin o dönemde imparatorluk, cumhuriyet ve devlet kavramlarının farkında olmasıdır.[16]

5.DEVLET BAŞKANININ GÖREVİNİN SONA ERME ŞEKİLLERİ

Bilindiği üzere devlet başkanının göreve geliş ve bu görevden ayrılış biçimi, o devletin şeklini belirlemekte kullanılan en önemli ölçüdür. Devlet başkanı seçimle işbaşına geliyor, belirli bir süre sonra görevi sona eriyorsa bu devletin şekli cumhuriyet, seçim dışında bir yöntemle işbaşına geliyor ve görevden ayrılması belirli bir süreye bağlı değilse bu devlet şekline de krallık denmektedir. Bu noktada devlet başkanı için kullanılan unvanların da önemi yoktur. İslâm ve Osmanlı hukukunda devlet başkanının görevinin sona erme şekli olarak dört ihtimal ortaya çıkmaktadır.

5.1.İSTİFA

İstifa, bilindiği üzere bir kişinin kendi iradesi ile görevine son vermesidir. Eski hukukumuza göre devlet başkanı görevinden istifa edebilir mi? Bu sorunun cevabı devlet başkanı ile halk arasındaki ilişki ile yakından ilgilidir. İslâm hukukunda devlet başkanı ile halk arasındaki ilişkiye vekalet ve velayet olmak üzere iki açıdan yaklaşılmıştır. Halk ile devlet başkanı arasındaki ilişkiyi vekalet ilişkisine benzeten hukukçulara göre devlet başkanı görevinden istifa edebilir. Osmanlı döneminde görevinden kendi isteği ile ayrılan tek padişah, İkinci Murat’tır. Gerçekten İkinci Murat, memlekette sulh ve sükunu sağladıktan sonra çok yıprandığı için oğlu Mehmet (Fatih) lehine tahtan ferağat edip Manisa sarayına çekilmiştir. Tecrübeli padişahın görevden ayrıldığını haber alan düşman devletler yeniden savaşa kalkışınca, Sultan Mehmet, önce gönderdiği teklifi reddeden babasına “Eğer padişah biz isek size emrediyoruz, gelip ordumuzun başına geçin; yok siz iseniz gelip devletimizi müdafaa edin” şeklinde sert bir üslup kullanınca, İkinci Murat, yeniden tahta geçmek zorunda kalmıştır.

 5.2. Hal Edilme

İslâm hukukunda seçim, devlet başkanının eli tutularak, şer’î hükümlere aykırı bir şey emretmediği sürece kendisine itaat edileceğine söz verme (biat) şeklinde gerçekleşirdi. Keza devlet başkanı da şer’î hükümlere riayet edeceğine söz verdiği için karşılıklı mükellefiyet getiren bu işleme akd, devlet başkanının iktidardan indirilmesine hal’ ve bu işlemi gerçekleştiren seçmenlere de ehlü’l-hal’ ve’l-akd denmektedir.[17]

Sonuç

Devletin kaynağı hakkında modern hukukta farklı fikirler ve ekoller vardır. Devleti bunlardan birine indirgemek pek faydalı görülmemektedir. İslâm’ın bu konudaki görüşü ise, İslâm devletinin kaynağının ilâhi vahy oluşudur. Allah’ın Resûlü Hz. Peygamber’in vasıtasıyla ilâhî iktidarın bir vekâletidir. Şu da bir gerçektir ki, İslâm devletini İslâmiyet yani Kur’an ve Sünnet va’z eder ve devleti idare edenler mecburen İslâm hukukuna bağlı kalırlar… Zira hukuk her zaman öndedir ve üstündür… Her şey İslâm hukukunun hükmü altındadır. Devletin unsurları, her devlet için gerekli ve geçerlidir. Bu unsurlar, artık hemen her devlet için söz konusudur. Bunlar, insan yani millet, ülke, üstün iktidar yani bağımsızlık gibi unsurlardır. Çalışmamızdan şu diğer sonuçları çıkarabiliriz;

  1. İslam hukukunda devlet kavramı ayrıntılı olarak düzenlenmiş değildir. İslam hukuku devlet ve teşkilatı ile ilgili olarak yalnızca genel prensipleri ortaya koymuştur.
  2. İslam devletinin unsurları hâkimiyet, ülke ve halktır. İslam devletinin özellikleri ise sınırlı iktidar, şura prensibine dayalı olarak yönetilmesi ve en önemlisi dini esaslara dayanmasıdır.
  3. İslam düzeni bir imparatorluğu değil bir devlet düzenini öngörmektedir. Osmanlı da bu unsurları bünyesinde bulundurmuş bir devlettir.
  4. Belgelerden de açıkça anlaşıldığı üzere Osmanlı Devleti çağında devlet, imparatorluk, cumhuriyet gibi kavramların bilincinde olmuş ve kendisini bir devlet olarak nitelemiştir. Kurduğu yönetim nizamıyla da bu anlayışı desteklemiştir.
  5. Günümüzde imparatorluğun karma yapı, iktidar merkezinin ve sınırlarının olmaması unsurlarını, Osmanlı Devleti, tebaası olan milletleri güçlü iktidar merkezinde bütünleştirici yapısı ve bu tebaaya tanıdığı din ve vicdan hürriyetiyle ret etmiş durumdadır

 

                                

BİBLİYOGRAFYA

 

Nail, Hüseyin, Türk Esas Teşkilat Hukuku Dersleri, İstanbul 1960

Karaman, İsmail, “Mukayeseli İslam Hukuku” İslam Ansiklopedisi, c. 1, İstanbul 1986, s. 174.

Çam, Esat, Siyaset Bilimine Giriş, İstanbul 2000, s.80

Russell, Bertrand, İktidar, ( çev: ERGİN Mete), İstanbul 2002

Teymiyye, İbn, EsSiyasetu’şŞer’iyye, (çev: AKYÜZ Vecdi), İstanbul 1985

Korkmaz, Fahrettin,  Gazali’de Devlet, Ankara 1995

Ebu’l A’la, El-Mevdudi, İslam Anayasası, (çev: TOKSARI İhsan), İstanbul 1969

Saydam, Abdullah, Osmanlı Medeniyet Tarihi, İstanbul, 2014

Özçelik, Murat, İslam’da Devlet, İstanbul 1991

Özel, Ahmet, İslam Hukukunda Ülke Kavramı, İstanbul 1989

Bilmen, Niyazi, İslam Devlet Felsefesi, İstanbul 2001

Aydın, Mehmet Akif, Türk Hukuk Tarihi, İstanbul 2001

Genç, Mehmet, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, İstanbul, 2013

Selim, Ahmet, Devlet ve Toplum, Ankara, 2004

 

KAYNAKLAR

 

[1]  Hüseyin Nail, Türk Esas Teşkilat Hukuku Dersleri, İstanbul 1960, s.96

[2]İsmail Karaman, “Mukayeseli İslam Hukuku” İslam Ansiklopedisi, c. 1, İstanbul 1986, s. 174.

[3]Esat Çam, Siyaset Bilimine Giriş, İstanbul 2000, s.80

[4]Bertrand Russell, İktidar, ( çev: ERGİN Mete), İstanbul 2002, s. 328-329.

[5] İbn Teymiyye, EsSiyasetu’şŞer’iyye, (çev: AKYÜZ Vecdi), İstanbul 1985, s. 194.

[6] Fahrettin Korkmaz,  Gazali’de Devlet, Ankara 1995, s.36

[7] El-Mevdudi Ebu’l A’la, İslam Anayasası, (çev: TOKSARI İhsan), İstanbul 1969

[8] Abdullah Saydam, Osmanlı Medeniyet Tarihi, İstanbul, 2014, s.79

[9] Saydam, a.g.e, s.81

[10] Karaman, a.g.e., s.133

[11] Murat Özçelik, İslam’da Devlet, İstanbul 1991, s.102

[12] Ahmet Özel, İslam Hukukunda Ülke Kavramı, İstanbul 1989, s.49

[13] Niyazi Bilmen,, İslam Devlet Felsefesi, İstanbul 2001, s.72

[14] Mehmet Akif Aydın, Türk Hukuk Tarihi, İstanbul 2001, s.25

[15] Mehmet Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, İstanbul, 2013, s.113

[16] Mehmet Genç, a.g.e., s.120-122

[17] Ahmet Selim, Devlet ve Toplum, Ankara, 2004, s.59

Bu yazımızı beğendiyseniz, bu kategoride yer alan Boykot işe yarar mı? Tarihi bir boykot örneği başlıklı boykot, boykot işe yarar mı ve boykot listesi konularında bilgi veren bir önceki yazımızı da okumanızı tavsiye ederiz.

Hakkında Hakan KARA

1986 Rize/Çayeli doğumlu. Öğrencilik hayatında bir çok kulüp organizasyonlarında, etkinliklerde ve sempozyumlarda yer aldı. Sosyal medyayı aktif olarak kullanmasının yanında; bu blogu ile 2010 yılında Türkiye çapında yüzlerce katılımcının yer aldığı yarışmada 1. oldu. Kitap okumayı, araştırmayı ve yazmayı çok seviyor...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Spam Kontrol * Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.