Ateist Çevrelere Göre S/Zorunlu Din Dersleri

Ateist Çevrelere Göre S/Zorunlu Din Dersleri adlı kitap, zaten adıyla bile ilgimi çekmeye yeten, önemli bir eser olarak kütüphanemde yerini aldı. Akademik bir dille kaleme alınan eserin, alanında önemli bir eksikliği giderdiğini düşündüğümü belirterek yazıma devam etmek istiyorum. Maarif Mektepleri Yayınları tarafından okuyucuyla buluşturulan eseri Muhammed Esat ALTINTAŞ kaleme aldı. Elimde 2019 tarihli 2. baskısı bulunan eseri, 27 Haziran 2026 tarihi itibarıyla güvenilir kitap siteleri üzerinde 70 TL gibi bir fiyata bulabilirsiniz.

Kitap Künyesi

Yazar: Muhammed Esat ALTINTAŞ

Yayınevi: Maarif Mektepleri Yayınları

Ana Konu: DKAB derslerinin anayasal statüsüne yönelik itirazların nitel veri analiziyle incelenmesi.

Bir dönem neler çektik neler izledik biz ya… Yakın geçmişimize şöyle bir dönüp baktığımızda, eğitim sistemimizdeki din dersleri üzerinden toplum olarak ne kadar yorucu, suni ve yıpratıcı tartışmalara şahit olduğumuzu hepimiz çok iyi hatırlıyoruz. TV ekranlarında dönen görüntüleri hala hatırlıyorum. Neydi öyle yahu!?

Gerçekten bu ülkede, din kültürü dersi bile, uzun süre problem oldu. Yahu çoğunluk olmasına rağmen Müslüman kimliği taşıyan insanlar bile din dersini görememekle karşı karşıya kalacaktı neredeyse… Bu ayıp bize yeter. Dahası? Din kültürü dersini sanki sabah akşam çocukların zihinlerine İslam dini empoze edilecekmiş gibi korkmaları yok mu? Sanki İslamiyet öcüymüş, kötüymüş gibi… Çocukları, böylesine bir konuya alet eden zavallı bir kesim vardı ülkemizde ve ne yazık ki sesleri çok çıkıyordu!

Zorunlu Din Dersi: Geçmişten Günümüze Bitmeyen Tartışma

Kitapta bu durum şöyle anlatılıyor: “Kemalistler, muhafazakârlar ve liberaller arasındaki mücadelede okulların önemli bir yeri vardır, zira her bir kesim de gelecek nesillerin dünya görüşlerini şekillendirmeye çalışmaktadır. Tartışma konularından en önemlisi 12 Eylül 1980 Darbesi’nin ardından dönemin generalleri tarafından 1982 Anayasası’na konan zorunlu DKAB dersidir. Bu konuda ne Kemalistler ne de muhafazakârlar kendi içlerinde bir fikir birliği içerisindedirler.” (s. 12). Devamında ise “Bazı Alevî kesimler, ateist çevreler, STK’lar (Eğitim Reformu Girişim, İnsan Hakları Derneği gibi) ve liberaller de bu dersin zorunlu olmasına karşı çıkmaktadırlar.” (s. 12) ifadelerine yer veriliyor. Aslında bu cümleler bizlere ‘zavallı kesim’in kim olduğunu anlatıyordu, değil mi?

Halbuki şöyle bir gerçek var: Bu dersin içeriğinde, bahsedilen ya da lanse edilen şekilde bir muhteviyat aslında yok! Yani, korkmalarına gerek yok! Hatta daha fazlasını söylemek gerekirse, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin (yazımda da kitapta belirtildiği gibi DKAB olarak kısaca yazılacak) içeriği konusunda yukarıda da belirtildiği üzere hiç kimse doğruyu bilmiyor, mevcut durumdan da memnun değiller! Çok garip değil mi? Yani kimse ikna olmuyordu. İlk bakışta oldukça garip görünen bu tablonun temelinde aslında büyük bir iletişimsizlik yatıyor; dersin gerçek içeriğinden ziyade tarafların ideolojik ön kabulleri devreye girdiği için kimsenin ikna edilemediği toplumsal bir kilitlenme yaşanıyordu.

Ateizm Derneği İmza Kampanyası ve Araştırmanın Kapsamı

Neyse…

Kitabın yazılış amacına gelirsek: “… bu araştırmanın temel amacı, Ateizm Derneği’nin change.org platformunda düzenlediği ‘Zorunlu Din Dersleri Kaldırılsın’ imza kampanyasına katılıp, gönüllü olarak DKAB dersinin anayasal statüsüne/zorunluluğuna karşı çıkma gerekçelerini ayrıca yazılı olarak ifade eden katılımcıların iddialarının analiz edilip değerlendirilmesidir.” (s. 8). Kapsamlı bir araştırma yani: “… bu nitel araştırmada elde edilen nitel verilerin analizi ve rapor haline getirilmesi yaklaşık üç yıl sürmüştür.” (s. 23). Yazarımızın emeğine sağlık diyorum, gerçekten çok anlamlı ve güzel bir çalışma.

Ki kapsamlı araştırmanın muhteviyatını yazar şu cümlelerle aktarıyor okuyucuya: “….imza kampanyasına katılan 16.021 kişiden gönüllü olanların DKAB dersinin anayasal statüsüne/zorunluluğuna niçin karşı olduklarını ayrıca yazabilmeleri için change.org platformunda imkân tanınmıştır. Bu araştırmada Ateizm Derneği’nin, change.org platformunda düzenlemiş olduğu imza kampanyasına katılıp DKAB dersinin anayasal statüsüne/zorunluluğuna karşı çıkma gerekçelerini gönüllü olarak ayrıca yazan 1534 katılımcının yazılı ifadeleri analiz edilmiştir.” (s. 23).

Yazar, kitabın ilk sayfalarında, aslında kitaba ismini veren asıl konuyu çok iyi özetleyen bir paragrafla okuyucuya durumu aktarıyor: “Bu meseleyle ilgili her mahkeme kararı sonrasında DKAB dersinin zorunluluğu üzerinden gerçekleştirilen olağan politik ve ideolojik tartışmalar artmakta ve kamuoyunu haftalarca meşgul etmektedir. Meselenin böylesine politik ve ideolojik tartışmalara konu edilmesi, çözüm üretmek yerine meseleyi daha da karmaşık hale getirmekte ve bu konuyla ilgili toplumsal kutuplaşmayı artırmaktadır. Bu meseleyle ilgili yapılması gereken en önemli şey, mümkün olduğunca bütün kesimleri gözeten adımların atılmasıdır.” (s. 8).

Gerçekten de anlamlı değil mi? Bu konuda bence en mağdur olan taraf, muhafazakâr taraf. Çünkü bu dersi hem yanlış anlamışlar (derste tüm dinler anlatılıyor) hem de suçlu taraf kendileriymiş gibi gösteriliyordu. En çok sesi çıkan da din konusuyla hiç alakası olmayan ve DKAB dersini “İslami bir ders” olarak lanse eden ve yukarıda bahsedilen kesimlerdi. Yazar işte bu durumda DKAB dersi için hazırlanan imza kampanyaları üzerinden konuyu kapsamlı olarak incelemeye çalışmış.

Araştırmanın Metodolojisi ve Nitel Veri Analizi

Yazar, bu incelemesini kitapta da yazdığı üzere “NVivo 12 Pro” (s. 26) yazılımı yardımıyla yapmış. NVivo 12 Pro yazılımı ise kısaca; görüşmeler, anketler, sosyal medya gönderileri, ses kayıtları ve videolar gibi yapılandırılmamış verileri analiz etmek için kullanılan profesyonel bir nitel veri analizi (QDA) olarak nitelendirilebilir. Yani araştırma yapmanızı kolaylaştıran bir yazılım ve yazar da bunu kullanmış, ortaya bu eseri çıkarmış ve yorumlarda bulunmuş diyebiliriz.

Cumhuriyet Döneminden Bugüne Din Eğitiminin Tarihsel Serüveni

Yazar, Ateist Çevrelere Göre S/Zorunlu Din Dersleri adlı kitabında mevcut dersin geçmişinden, tarihinden de bahsederek ilerlemiş. Yani akademik bir üslup kullanarak okuyucuya konuyu aktarma yoluna gitmiş:

Tevhid-i Tedrisat Kanunu, ilk ve orta dereceli okullarda din derslerine yer verilmesinin dolaylı olarak yasal garantörüdür. Zira bu kanun yürürlüğe girdiğinde ilk ve orta dereceli okulların müfredat programlarında “Din Bilgisi” dersi yer almaktaydı. Bu mevcut duruma ilişkin Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nda hiçbir maddeye yer verilmemesi, kanun koyucunun fiili durumu onayladığına ve kabullendiğine işaret etmektedir. … 1926’dan sonra gerek ilkokullarda gerekse ortaokul ve liselerde din dersi program dışı bırakılmıştır. … 1931 yılından itibaren şehir ilkokullarının programından ve 1939 yılından itibaren ise köy ilkokullarının programından din dersleri tamamen çıkarılmıştır. 1939’da yapılan düzenlemeyle din dersine artık program dışında dahi yer verilmemiştir.” (s. 30-31).

Burada yazar konuyu “… 1920’li yılların sonlarından başlayarak, 1930’lu yıllarda hızlanan, programlarda din derslerini önce azaltma ve daha sonra ise tamamen ortadan kaldırma işi hiçbir yasal yasaklama getirmeksizin uygulanmıştır. Bu fetret dönemi ilköğretimde 1949 yılına ve ortaöğretimde 1957 yılına kadar devam etmiştir.” (s. 34) sözleriyle özetlemiş. Hatta Cumhuriyetin bu ilk dönemleri ile Atatürk’ün ölümünden sonra yaşanan gelişmeler hakkında yazar“… Tevhid-i Tedrisat Kanununun baş mimarı Atatürk’ün sözlerine de muhalif bir şekilde hareket edilmiştir: “Biz de ruhbanlık yoktur. Hepimiz müsaviyiz ve dinimizin ahkâmını mütevasiyen öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır; orası da mekteptir.” (Söylev II, 89).” (s. 34) tespitinde bulunmuştur. Yani Nutuk’tan bir alıntıyla konunun meraklılarına bir nevi cevap vermiştir. Tabii anlayana…

O dönemde bu konunun mevcut iktidar partisi içerisinde de tartışıldığını, günümüz konjonktüründen bakıldığında “Biz laiklik prensibini İslâmlığı Türkiye’den atmak için almadık.” (s. 36) gibi ilginç sözlerin tartışmalarda kullanıldığını görüyoruz (Bu söz Demokrat Parti İstanbul Milletvekili Cihad Baban tarafından kullanılmıştır). Bu sözleri imam hatip yetiştirmek amacıyla devlet okullarının yeniden açılması ve bir ilahiyat fakültesinin kurulması için verilen teklif sırasında kullandığını hatırlatalım. Çünkü kitapta da yazdığı üzere din dersleri artık yoktu: “….zira 1931 yılında öğretmen okullarının programlarından da din dersleri kaldırılmıştı.” (s. 41).

Yani, Cumhuriyetin kurulmasından sonra da din dersleri konusu tartışmaların odağında olmuştu. Laiklik anlayışının arkasına sığınarak çeşitli hamleler yapılmış, bir dönem okullardan din dersleri tamamen kaldırılmıştı. Bu konuda 1950’li yıllara gelindiğinde mevcut siyasi konjonktürü şunlarla özetleyebiliriz:

“…..Başbakan Adnan Menderes 1953 yılında Konya’da din derslerinin Türkiye şartlarında önemiyle ilgili şunları söylemiştir: “Vicdan hürriyeti bahsine gelince, Türk milleti Müslümandır ve Müslüman kalacaktır. Evladına ve gelecek nesillere dini telkin etmesi, onun esasını ve kaidelerini öğretmesi ebediyen Müslüman kalmasının bir şartıdır.” (s. 42)

CHP tarafından 1949 yılında ilkokulların programına konan “ihtiyarî din dersleri” normal ders saatleri dışında cumartesi günü öğleden sonraları yapılmak zorundaydı. Demokrat Parti iktidara geldikten sonra 7 Kasım 1950 yılında din dersleri yine seçmeli olarak “normal ders saatleri” arasına alınarak iğreti bir ders olmaktan kurtarılmıştır” (s. 43)

TOPLUMSAL TARTIŞMA VE DİN EĞİTİMİ: NİTEL VERİ ANALİZİ Ateist Çevrelere Göre S/Zorunlu Din Dersleri hakkında

Ancak, bu durum halkın talebiyle değil, mevcut iktidar ve sonrasında gelenlerin yaptıkları hamleler sonucunda ortaya çıkmıştı. Ancak “… 1953 yılında öğretmenlerin verdiği raporda bütün Türkiye köylerinde öğrencilerin okula devamındaki artışı sağlayan en büyük amilin ilkokullarda tekrar okutulmaya başlanan din dersleri olduğu ortaya kondu.” (s. 43) ifadesinden anladığımız kadarıyla, halkın din dersleri konusunda talebi günden güne artıyordu. Tabii o günlerde okutulan din derslerinin günümüz DKAB dersleri ile alakası olmadığını belirtelim.

Elbette o dönemin kısıtlı şartlarında okutulan din derslerinin müfredatı ile, günümüzdeki mezhepler üstü ve dinler açılımlı DKAB derslerinin pedagojik yapısı birbirinden tamamen farklıydı. Yine de yaşanan bu durumu yazar araya girerek şu sözlerle okuyucuya aktarmaya çalışıyor:

Bugün Batılı ülkelerin çoğunda okullar din dersi vermektedir. Laikliğin dinsizlik demek olmadığını muhtelif vesilelerle dile getirmiştim. Okullarımıza mecburi din dersi koymakla laikliğe aykırı davranmış olmayız. Atatürk de ‘Dini cehlin elinden alıp ehlin eline vermek gerekir.’ demiş ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu çıkarmıştır. Bunun içindir ki, okullarımıza din dersi koyacağız, ama müsaadesiz Kur’ân kurslarıyla da amansız mücadele edeceğiz.” (s. 50).

Bunlar, o dönem ki tartışmalar olarak dikkatimizi çekiyor. Ancak yazar yaşanan durumu bilimsel verilerle de eseri okuyanların anlaması için şu cümleleri kullanıyor:

Bilindiği üzere Newton’un tabiat için söylediği boşluk kabul etmezlik bu konuda da geçerlidir ve sağlıklı bir din kültürü alamayan çocuk, nötr bir konumda kalmayıp liberal-seküler dünya görüşüne yönelmek zorunda bırakılabilir.” (s. 67)

“’Din uyuşturucudur, kötüdür, lüzumsuzdur, safsatadır, karanlıktır, zırvalıktır. gibi bir noktadan yola çıkanların K76 kodlu katılımcıların ifadesinde de görüleceği üzere “benim dinim aklımdır/bilimdir” şeklinde yeni bir tür “din”e vardıkları anlaşılmaktadır. … Bu durum adeta bilimi putlaştırmak suretiyle semavî dinlere alternatif bir metafizik üretmeye çalışmaktır.” (s. 68 – 69)

Aslında Ateist Çevrelere Göre S/Zorunlu Din Dersleri adlı kitap benim için, konuyu derinlemesine anlama ve yeri geldiğinde tartışma esnasında savunabilme açısından biçilmez bir kaftandı diyebilirim. Okurken oldukça fazla yerin altını çizdiğimi söyleyebilirim. En sevdiğim yönü ise konuyu hem bilimsel olarak aktarmaya çalışırken hem de çok yerinde sorular sorarak, okurun “işte bunu ben de sorabilirdim!” demesine neden oluyor. Bunun yanında yazar, çıkan bazı bilimsel sonuçları da medeni cesaret göstererek çok güzel yorumluyor; hatta yorumlamasına konu olan kişilere hem ithamda bulunuyor hem de sorular soruyor. Bunlardan bir tanesi de şuydu:

İnanan insanları incitici ve onların değer verdiklerine hakaret edici iftiralarda, itham ve isnatlarda bulunmaları bazı katılımcıların ön yargı, saplantı ya da ideolojik bir kabulle hareket ettiklerine işarettir. Aklı, mantığı ve vicdanı olan herhangi bir bireyin söyleyemeyeceği bu tür itham ve hakaretlerin bilim süsü verilerek ifade edilmesi ise manidardır.” (s.70)

Bunun yanında konuyu daha anlamlandırmak adına çok güzel sorular sorduğunu veya tespitler paylaştığını da söylemek gerek. Bunlara örnek olarak şu sözlerini paylaşabilirim:

… Cox da benzer şekilde, sekülarizmi dünyayı anlamanın yolunun din olmaması ve tüm doğaüstü mitlerden ve kutsal sembollerden kurtulma hali olarak ifade eder. Bir ideoloji olarak sekülarizm, insan fikrinin dinî ve metafizik vesayetinden kurtulmasını sembolize eder.” (s.72)

Tüm gerçekliği fiziksel olana göre algılayacak olursak insanın kim olduğu, nereden geldiği gibi varoluşsal ihtiyaçlarla ilgili sorular hangi epistemoloji zemininde cevap bulacaktır?” (s. 73)

“… evrendeki olgu ve olayların sadece bir bölümünü ele alan bilim, hayatın bütün yönlerini kuşatabilecek yegâne bilgi kaynağı değildir. Bilim nasıl sorularına cevap vermeye çalışırken, niçin sorunun cevabıyla ilgilenmez.” (s. 74)

Sekülarizm, Bilimcilik ve Toplumsal Gerçekler Üzerine Çıkarımlar

Özellikle ateist kesim hakkında yaptığı tespit ve paylaşımlarının neredeyse hepsi önemliydi, bunlardan bazılarını da sizlerle paylaşmak istiyorum:

Bilimcilik ve bilimsel materyalizmin gerekçelerini öne sürerek bireyi dinin etkisinden kurtarma amacıyla DKAB dersine karşı çıkılması, bireyin dünyasında dinin aleyhinde bir baskı ve dine karşı olumsuz tutum/önyargıların benimsenmesine yol açabilir. Yani bir anlamda din kültürünü öğrenmek değil; öğrenmemek bağnazlığa, çarpıtmalara ve ön yargılara neden olabilir. Nitekim Belçika’da yapılan bir araştırmada ateist ve agnostiklerin teistlerden daha çok açık fikirli olduklarını düşünmelerine rağmen gerçekte farklı düşüncelere daha az hoşgörülü oldukları tespit edilmiştir. Bunun arka planında bireyin inançsızlığını rasyonel olarak gerekçelendirmeden ideolojik olarak körü körüne savunması var olabilir. Nitekim Türkiye’de yapılan bir araştırmada ateistlerin önemli bir kısmının rasyonel bir gerekçelendirme yapmaksızın ateizmi tercih ettikleri sonucuna ulaşılması bu durumu teyit eder niteliktedir.” (s. 76)

“… ateizmin, aklî düşünceden daha çok kin ve nefret ile beslenen hırçın ve aşırı tepkisel heyecanlardan yani duygusal sebeplerden kaynaklandığını belirtmektedir.” (s. 76)

Yani bazı cümleler ise konu hakkında bir Müslüman olarak kendimizi savunmak adına çok veriye sahip olmadığımızı da bana gösterdi. Şunu söylemek istiyorum: aslında, haklıyız. Hatta çok fazla iyimseriz ve merhametliyiz. Aynı zamanda çok fazla ödün veriyoruz. Halbuki örnek (!) almamız istenilen batıda bile bizim gösterdiğimiz nezaketin 100’de 1’inin bile yapılmadığını görüyoruz. Yazarın bu tip çıkarımları ve tespitlerini bizlerle paylaşmasını gerçekten takdir ettim:

1988 tarihli İngiliz eğitim yasasında din öğretiminde Hristiyanlığın önceliği açıkça vurgulanmakta ve garanti altına alınmaktadır. İngiltere’nin çok kültürlü ve çok dinli yapısına benzemeyen Türkiye’de nüfusun %98’i Müslüman olmasına rağmen zorunlu DKAB dersinin öğretim programında mezhepler üstü ve dinler açılımlı bir yaklaşımın benimsenmesi çoğulculuğa duyarlı bir öğretim yapma niyetinin en önemli göstergesidir.” (s.78)

İçerik itibariyle Türkiye toplumunun büyük çoğunluğu Müslüman olduğu için İslâmiyet’e daha fazla yer verilse de DKAB dersinin öğretim programı diğer dinleri de kapsamaktadır. Avrupa Birliği ülkelerinin kendi ders müfredatlarını belirlediği gibi Türkiye de zorunlu DKAB dersinin müfredatını kendi tarihsel, hukukî, dinî ve sosyolojik yapısının gerçekleri doğrultusunda düzenlemektedir.” (s. 82)

Favori cümlelerden bir tanesi de – tabii bana göre – dinde zorlama yoktur diyenlere yönelik yazarın tespitiydi. Tespit kısa ve netti: “Dinde zorlama yoktur, diyerek zorunlu DKAB dersine karşı çıkanların esas niyeti dini, sekülarizm ideolojisine göre yaşadıkları seküler hayata müdahale ettirmemek olabilir.” (s. 90). Aslında bu kitabı kendini ateist olarak gören kişilerin anlayarak okumasını dilerdim: çünkü çok güzel örneklerle bezenmiş ve gerçekler yüzlerine yüzlerine vurularak ilerleyeceklerdi:

Mezhep merkezli din dersleri ya Almanya’nın Berlin eyaleti örneğinde olduğu gibi doğrudan dinî cemaat tarafından veya Almanya’nın bazı eyaletleri, Avusturya örneklerinde olduğu gibi devlet-dinî cemaat iş birliği ile gerçekleştirilmektedir. Mezhepler üstü dersler ise İngiltere, Norveç örneklerinde olduğu gibi çoğunlukla devlet tarafından zorunlu statüsünde yapılmaktadır.” (s. 92)

Eğer çocuklar, din ve inanç özgürlüğüne sahip iseler -ki öyledirler- o halde bazı ateistlerin iddia ettiği devletin endoktrinasyonu kadar, ateist ebeveynlerinin kendi ideolojik ve felsefî endoktrinasyonundan da korunma hakkına sahip olmalıdırlar. Çocukların yetişkinlerin istediği formata sokulması da çocuğun hak ve özgürlüklerinin ihlali anlamına gelebilir.” (s.105)

Maalesef yazarın da dediği gibi, din dersi konusu, bizim ülkemize özel bir tartışma ve aslında yukarıda da yazarın belirttiği gibi, seküler tayfanın kendi yaşam alanlarına dokunulmaması için uydurdukları ve bir o kadar da at gözlüğü misali peşine takıldıkları bir konu. Halbuki, korktukları kadar olumsuz bir durum olmadığı gibi bu konuda mağdur olan ve merhamet gösteren taraf: ülkenin %98’i olan müslüman kesim. Bu durum o kadar net ki, görmemek için kör olmak lazım:

Laik bir din dersinin, yine laiklik açısından doğru ve yerinde olup olmaması üzerinden tartışmaların yürütülmesi Türkiye’ye özgü bir tuhaflıktır. Zaten bu dersin programına ve kitaplarına hâkim olan ana düşünce laiklikle, modern düşünce ve hayatla, Cumhuriyet ideolojisi ile uzlaştırılmış bir din ve İslâmiyet yorumudur. … katılımcıların laikliğe ne anlam yüklediklerine genel olarak bakıldığında temel sorun, din ile laikliği birbirinin zıddı biçimde anlamalarıdır. Bir diğer anlamda onlar dini laisizm ideolojisi açısından bir tehdit olarak algılamaktadırlar. Onlara göre laiklik ‘dinden özgürleşme’ anlamına gelmektedir. Onların zihin dünyasında, genelde kamusal hayatta, özelde ise eğitimde dinin tüm tezahürlerinin yok olması/yok edilmesi düşüncesi olduğu söylenebilir.” (s. 93 – 94)

Son tahlilde, yazarın, konu hakkında bir nevi önerilerini ve yapılması gerekenleri anlatan cümlelerine de yer vermek isterim. Aslında kitabı okumadan önce kişisel görüşüm olarak şunu söylemek isterdim: ne yazık ki ülkemizdeki DKAB dersi tam anlamıyla her kesime hitap edecek şekilde bir içeriğe sahip değil, boş ve anlamsız bir şekilde işleniyor… Ancak yazarın tespitlerini okuduktan sonra, öncelikle onun yorumlarına yer vererek sonunda kendi görüşümü da ifade etmek isterim:

Böyle bir dersin laik bir sistem içinde tarafsız, eleştirel ve çoğulcu ilkelere uygun olarak yer alması durumunda, din ve vicdan özgürlüğüne de riayet edilmiş olunacaktır.” (s. 118)

En iyi programlar bile öğretmenler tarafından yeterince içselleştirilip uygulanmadığı takdirde istenilen sonucun alınması mümkün değildir.” (s. 119)

Katılımcılar arasında din ve din eğitimi konusunda dışlayıcı, yargılayıcı, aşağılayıcı söylemlerin arka planında ciddi bir bilgi eksikliği, cehalet, ön yargı ve anlayış sorunu bulunmaktadır. Bu cehalet, ön yargı ve yanlış anlayışlardan güç alarak bazı katılımcılarda, İslâm’ı/dini canavar gösterme alışkanlığı varlığını korumakta, İslâm/din karşıtlığı görülmektedir.” (s. 126)

Ateizmin babası sayılan Sartre bile inanmadığı halde Hristiyanlığı iyi biliyordu; zira Hristiyanlık hakkında bilgi edinmek ve o dini tenkit etmek bakımından bunun zorunlu olduğunu düşünüyordu. Çünkü bilmeden tenkit edilemez; zayıf noktalarını bilmek lazımdır. Ayrıca insanların dinî açıdan farklı olana önyargı ve hoşgörüsüzlüğün nedenlerinden biri, doğru bilgi eksikliğidir.” (s. 127-128)

“….DKAB dersinin mevcut anayasal statüsü korunmalıdır. Bu uygulamayı geri götürecek adımlar atmak yerine mevcut durumun aksayan yönleri araştırılıp düzeltilmelidir. Farklı kesimlerden insanların fikirlerine de kulak verilip onların ihtiyaç ve beklentilerini karşılayacak önlemler alınmalıdır.” (s.129)

1982 yılında DKAB dersinin zorunlu kısmı hayata geçirilmiştir. Fakat gayrimüslim çocuklara yönelik muafiyet uygulaması DKAB dersinin ruhuyla bağdaşmayan bir uygulamadır. Çünkü DKAB dersinin temel amacı bu ülkede yaşayan herkesin birbirinin dininden haberdar olmasını ve bu ülkedeki kültürün içinde yer alan unsurları her kesimden çocuğun tanımasını sağlamaktır. O halde bu çelişki düzeltilmeli, sağlıklı ve tutarlı bir çözüm üretilerek muafiyet uygulaması kaldırılmalıdır.” (s. 131)

Ateist Çevrelere Göre S/Zorunlu Din Dersleri adlı kitapta, bunun yanında, çok fazla altını çizdiğim cümleler olduğunu söylemiştim. Bunlardan bazılarını yine yazımın devamında sizlere vermek istiyorum.

Antropolog Altan Gökalp da Türkiye’de üç din olduğunu, bunların Türk Sünnîliği, Alevilik ve laiklik olduğunu ifade etmektedir” (s. 94)

Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin Laik devlet dine fiili olarak karşı çıkma veya düşmanlık etme ve böylece, hiçbir dine inanmayanları inananlara tercih etme anlamında resmî bir ‘laiklik dini’ tesis edemez.” (s. 95)

Laiklik adeta dünyevî bir dine dönüşmüştür. Bundan dolayı Fransa’nın dinin kamusal alana dönüşü karşısında daha esnek ve daha az dogmatik olan, kısacası daha laik bir laikliğe ihtiyaç vardır. Laikliğin laikleştirilmesi aynı zamanda bilimin de kutsallaştırılmasına yönelik bir eleştiridir ve her türden seküler mutlaklaştırma çabasının büyüsünü bozmaktadır.” (s. 95)

Dışlayıcı laiklik anlayışına uygun argümanlar öne süren katılımcıların savunduğu anlayışta laiklik ise din ve vicdan özgürlüğünü reel ve rasyonel olarak sağlanmasına hizmet eden bir araç olmak yerine din ve vicdan özgürlüğünün sınırlanması için kullanılan bir araç niteliğindedir ve hatta onu mevcut dinlere alternatif bir modern din gibi lanse etmektedir. 19. yüzyılda Fransa’dan ithal ettiğimiz bu dışlayıcı laiklik anlayışını Fransa’nın bile din ve vicdan özgürlüğünü sınırladığı için terk ettiği ifade edilmektedir. Çünkü dışlayıcı laiklik bir ideoloji, dini bir vicdan işi kılmayı amaçlayan ütopyadır.” (s. 95-96)

Çocuklara birtakım dinî ve ahlâkî değerler ailede verilebilir; fakat özellikle modern dönemde ailede verilen din eğitimi sınırlıdır, planlı ve programlı değildir. Bundan dolayı aile, çocuğun din eğitimiyle ilgili tüm ilgi ve ihtiyaçlarına cevap veremeyebilir. Tüm bu eksiklikler göz önünde bulundurulduğunda okul vazgeçilmez bir kurum olarak önümüze çıkmaktadır.” (s. 98)

Bir anlamda okul ailenin din eğitimi konusunda eksik bıraktığını tamamlamak ve yanlış öğrenmeleri düzeltmek suretiyle çocuğun din eğitimi ihtiyacını tesadüflere ve gelişigüzelliğe bırakmamış olacaktır.” (s. 98)

Hayat Bilgisi, Matematik, Türkçe gibi birçok soyut konuları, kavramları, değerleri barındıran dersler için o yaştaki çocuklara eğitim verilmesine itiraz edilmemektedir; fakat söz konusu olan ‘din’ olunca çocukların o yaşta somut bilişsel evrede olduğu argümanı öne sürülerek DKAB dersinin ilköğretimde verilmesinin mahzurlu ve hatta tehlikeli olduğu öne sürülmektedir.” (s. 105)

DKAB dersi öğretim programına bakıldığı zaman DKAB dersinin içeriğinin belirlenmesinde “dinin temel bilgi kaynakları dikkate alınarak İslâm’ın kök değerleri çerçevesinde mezhepler üstü (herhangi bir mezhebi esas almayan, mezhebî tartışmalara girmeyen) ve dinler açılımlı” yaklaşım benimsendiği ifade edilmektedir.” (s. 109)

“….bu araştırmada katılımcıların büyük çoğunluğunun politik veya ideolojik bir dil kullanarak bu dersin kaldırılmasını talep etmeleri toplumun bütün kesimlerini kucaklamayan bir çözümsüzlük sunmaktadır. Bu taleplerle ilgili en mühim sorun, örgütlü bazı Alevî, ateist ve liberal çevrelerin taleplerinin Türkiye’deki dinî toplumsal yapının gerçekliğiyle uyuşmamasıdır. Bu talepler, toplumun birlikteliğinin veya birlikte yaşama kültürünün daha da güçlenmesini değil, ayrışmasını hızlandıracak taleplerdir. Ayrıca zorunlu DKAB dersinin tamamen okul çatısından kaldırılmasını savunanların büyük çoğunluğu, iddialarını temellendirebilmek, kendi yargılarını güçlendirmeye araç kılmak ve kendi görüşlerini pekiştirmek için zaman zaman bilimsel verilere atıfta bulunsalar da bunları tek yönlü ve bilimsel olmayan bir yöntemle yapmaktadırlar.” (s. 115)

Din, ne kadar iyi öğretilirse o kadar herkes için yararlı sonuçlar elde edilir. Niteliksiz bir öğretim ise, din adına tehlikeli ürünlerin ortaya çıkmasına neden olur; bundan herkes zarar görür. Ülkemizde din eğitiminin verilmediği ve sureta verilir göründüğü dönemlerde olup bitenler, bunun açık delilidir.” (s. 116)

Türkiye’de halkın büyük çoğunluğunun Müslüman olduğu sosyal bir gerçeklikken, katılımcıların büyük çoğunluğunun DKAB dersinin kamusal eğitim alanında hiçbir şekilde yer alamayacağını savunmaları, sosyal gerçeklik karşısında değeri olmayan bir görüştür.” (s. 116)

Laik jakobenizm ve militan laiklik olarak da adlandırılan tek parti döneminin zihniyetini yansıtan bu anlayış, devletin, dinî inançlar karşısında taraf olmaktan öte, dine karşı olmasını amaçladığından din ve vicdan hürriyetine de aykırıdır.” (s. 118)

Sovyetler Birliği gibi ateizmi resmen savunan bir devlet bile Stalin yönetiminde dini kamusal alandan tamamen silemeyeceğini anlamış; hatta dini kullanmak amacıyla İkinci Dünya Savaşı zamanında müftüler atamak gibi politikalara imza atmıştır” (s. 124)

Ortaya koydukları argümanlar bilimsel gerçeklerden ziyade iman ettikleri (bilimcilik, bilimsel materyalizm) ideolojisinin sloganlarından ibarettir.” (s. 125)

Osmanlı’nın son devrinde Avrupa’da ve Avrupa tarzı yerli okullarda pozitivist eğitim alan aydınların pozitivist ve materyalist düşünce ile tanışmaları 1870’lere denk gelmektedir. Bu yeni seçkinler, Jön Türklerdir. Jön Türkler İslâmî müesseseleri ve halkın geleneksel dindarlığını Batılılaşmanın ve ilerlemenin önünde engel olarak görmüşlerdir. Aldıkları pozitivist ve seçkinci eğitim onları toplumun dinî değerlerine yabancılaştırmıştır.” (s. 125)

Ayrıca birçoğu dinin toplumsal yaşama olan etkilerine olumsuz bakan Fransız ve İtalyan mason localarından etkilenmiş ve üye olmuşlardı.” (s. 125)

KİTAP İNCELEMESİ: ATEİST ÇEVRELERE GÖRE S/ZORUNLU DİN DERSLERİ

Ve sonuç olarak, konu hakkında kendi görüşlerimi ifade etmem gerekirse şunları söylemek isterim:

Bu eser bize açıkça gösteriyor ki din eğitimi meselesi ülkemizde pedagojik bir konu olmaktan çoktan çıkarılmış ve maalesef ideolojik bir tatmin aracına dönüştürülmüştür. Ülkemizin sosyolojik gerçeklikleri göz önüne alındığında, devletin tüm kesimleri kucaklayan ancak nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan bir kitlenin inanç ve kültür dünyasını da yok saymayan rasyonel bir politika yürütmesi elzemdir. Küçük bir kesime yaranmak için büyük kitleleri karşına almak akla ve mantığa aykırıdır.

Ayrıca DKAB derslerine, seküler kesimin kendi yaşam alanlarına bir müdahale korkusuyla karşı çıktığı bir ‘öcü’ olarak değil; aksine cehaleti, bağnazlığı ve önyargıları ortadan kaldıran, birlikte yaşama kültürünü güvence altına alan bir sigorta olarak bakmak gerekir. Eserin yazarının da altını çizdiği gibi; bu dersteki uygulamaya dönük eksiklikler elbette giderilmeli ve liyakat sahibi eğitimcilerle nitelik artırılmalıdır; bunu herkes ister. Ancak toplumun manevi dinamiklerini ayakta tutan bu anayasal teminat, bir avuç ideolojik saplantının dar vizyonuna kurban edilmemelidir.

Konu hakkında daha çok şey söylenir; aslında iyi bir tartışma konusudur ancak günümüzde tartışma kültürü de kalmadığından, yazarak cevap vermek daha mantıklı herhalde: ki yazar, bunu çok iyi gerçekleştirdi diyebilirim.

Bu haliyle Ateist Çevrelere Göre S/Zorunlu Din Dersleri adlı kitap, hem akademik bir derinlik arayanlar hem de tartışmalara somut verilerle cevap vermek isteyen herkes için kütüphanede mutlaka bulunması gereken bir başucu kaynağı olarak kütüphanemde yerini aldı diyebilirim.

Yazı gezinmesi

Mobil sürümden çık