| Askeriyenin sivil denetimi bir uygarlık meselesidir |
|
Bir çok insanımız, gazetelerde yazılan uzun yazılardan daha çok resimlerle ilgileniyor günümüzde: fakat bir çok yazar da yazılarında öyle " kapalı " ifadeler kullanıyorlar ki; insanın aklına birden: " editör, yazara yazı sınırı mı koyuyor? " sorusu geliyor. Atilla Yayla ise memnuniyetle okuduğum yazarlardan biridir; ayrıca iibf hocalarından biridir. Kendisi düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilmeyen bir hareketinden dolayı ceza almış ve hakkında " destek " için siteler vs. bile açılmıştır. Velhasıl... Uzun bir yazısını sizinle paylaşacağım; gayet açık ve net konuşuyor. Kabul etmemek elde değil...
Uygar olma iddiasındaki her siyasi yapılanma silahlı güçlerini sivillerin emri ve denetimi altına sokmak mecburiyetindedir. Bunu yapmadığı takdirde uygar olma sıfatını kendine yakıştıramaz. Bu tür "ülkelere", ülke değil, bir zamanların Prusya'sı ve Türkiye için haklı olarak kullanılan bir ifadeyle, "milleti olan ordu" denir. Silahlı güçlerin sivil denetime tabi olması ilkesi insanlığın uzun tecrübesi sonunda, yani bin bir güçlükle tesis edilmiştir. Bu yüzden titizlikle korunmalıdır. Uygar ülkelerde böyle yapılmaktadır. Silahlı kuvvetlerin alanını aşıp sivil hayata uzanan müdahaleleri, mutlaka cezalandırılmaktadır. Askeri zihniyet ne yazık ki çok zor değişmektedir. Bu gerçek, asker kişilerin söz ve davranışlarında sık sık yeniden örneklendirilmektedir. Mesela, askeriyede şimdiye kadar yapılan yanlışlıklarla ilgili bir pişmanlık emaresi yok. TSK, bir türlü darbeleri kınayamadı. Generallerinin en fazla söylediği "keşke olmasaydı". "Keşke olmasaydı" elbette, ama bu söz ne bir pişmanlık ne de bir kabahati itiraf belirtisi. Bu sözü sarf edenler şunu söylemiş oluyorlar aslında: "Keşke siyasiler bizim doğru bildiklerimizi yapsaydı da, biz de darbe yapmak zorunda kalmasaydık!" Bu utanç verici bir zihniyettir. Bu sözle asker kendisini sivilin amiri pozisyonuna koymakta ve bütün darbeleri aklamaktadır. Askerlerin bir başka tavrı, askerlerle ilgili soruşturmaları "ordu yıpratılıyor" diye karalamak ve savuşturmaya çalışmak. Şunu söylemek gerekir ki; sivil egemenliği ilkesi, ordunun yıpranmasından daha önemlidir. Ordunun yıpranması pahasına -ki böyle bir şey yok- olsa bile, ilke hakim kılınmalı ve korunmalıdır. Kaldı ki, orduyu asıl yıpratan kanunsuzlukların soruşturulması ve ilgililerin yargılanması değil, bunların yapılmamasıdır. Ordunun itibarını aşındıran malum "kol kırılır yen içinde kalır" politikasıdır. Bir ordu içinde birilerinin meşru hükümeti ve TBMM'yi kanun dışı yollardan ortadan kaldırmak için gruplaştığı, planlar yaptığı ve planları kısmen hayata aktardığı iddia ediliyorsa, bunun hızla ve etkili şekilde soruşturulmasını en başta ve en fazla ordunun kendisi istemelidir, çünkü başka hiçbir şey orduyu bundan daha fazla yıpratamaz. Ne yazık ki TSK generallerinin çoğu bunu anlamış değil. Daha geçenlerde Genelkurmay Başkanı, bir televizyona verdiği bir demeçte Balyoz darbe planını polisin sızdırdığından şikâyetçi olmuş. Dikkat edin, böyle ahlak ve hukuk dışı bir planın hazırlanabilmiş olmasından değil, "sızdırılmasından" şikayet ediyor. Bu "planı" kim "sızdırdı" bilmem, ama bunu kim yaptıysa ülkeye büyük bir iyilik yapmıştır. Genelkurmay Başkanı, şikâyetçi olmak yerine teşekkür etmeli ve üzerine düşeni yapmalıdır. Mesele ordunun itibarının korunması ise daha vahim bir durum vardır. Askeriyede garibanların hayatını su gibi harcamanın alışkanlık haline geldiği yolunda şüpheler toplumda hızla yayılmaktadır. Birçok kimse Nişantaşı, Teşvikiye ve Çankaya'dan şehit cenazesi kaldırılmadıkça PKK sorununun çözülemeyeceğini söylemektedir. Kemalist ailelerden yok denecek kadar az şehit çıktığı ve hatta hiç çıkmadığı iddia edilmektedir. Bu doğru mudur? Doğruysa sebebi Kemalistlerin genel nüfusa oranının az olması mı yoksa bilgisayar kuralarının onların lehine işlemesi midir? TSK, yurttaşların hayatına ne kadar değer vermektedir? Mesela, nasıl olup da bir aile on iki yıl içinde iki şehit veriyor, ağabeyi on iki sene önce Şırnak'ta şehit düşen genç, bu hafta Hakkari'de kendisi şehit oluyor? Şehit verme şerefi neden hep aynı sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel çevrelerden ailelere nasip oluyor? Allah hiç kimseye evlat acısı yaşatmasın ama nasıl oluyor da üst seviye subay, bürokrat, politikacı ve zengin ailelerden hiç şehit çıkmıyor? Bu yazı Atilla YAYLA'nın 9 Temmuz 2010 zaman gazetesi yorum bölümündeki yazısından alıntılanmıştır. Newer news items:
Older news items:
|
| Rastgele Haberler | |
Sitemdeki yazıları alıntı olduğu belirtilmeden başka sitelerde yayınlanmamasını RİCA EDİYORUM, içeriklerin hepsinde EMEK vardır. Lütfen biraz saygı gösterelim. İçerikleri alıntı olduğunu belirterek ve web sayfamın linkini de ekleyerek paylaşımda bulunabilirsiniz. Anlayışınız için teşekkür ediyorum. İYİ BLOGLAMALAR! ^_^