|

Tarihimiz konusunda ne kadar bilgiliyiz? Ne kadar inceledik?
Tarihin tozlu raflarında dolaşırken, sayfa sayfa kelimeler okurken karşınıza şu çıkar: '' Kanuni asla kendine muhteşem denmesini istemezdi. '' Zaten tarihini özümsemiş her türk genci, bu kelimenin böyle bir padişah tarafından gururla taşınmasından ziyade bir kibir unsuru olarak görüleceğini ve asla tasvip edilmeyeceğini bilir. Yanlış mıyım?
Her neyse... Günümüz Türkiyesi'nde gelenekler, görenekler ve tarihin gerçekliği YOK sayılarak sırf özgür basın, özgür sinema, özgürlük kelimelerinin arkasına haklı gerekçelerle sığınılarak para kazanmak ve reyting kazanmak için onlarca dizi çekiliyor; bunların çoğunda da ahlaki boyut hep bir kenara bırakılıyor. Herkesin aklı var değil mi? Herkes istediğini izleyebilir değil mi? Bunu düşündüğünüzü biliyorum ama sosyoloji gibi bir bilim dalının varlığından habersiz olduğunuzu da biliyorum... İnsanı çok hafife aldığınızı da biliyorum.
Hayır! O kadar kolay değil! Velhasıl, nette dolaşırken güzel bir yazı ile karşılaştım. Bunu sizinle paylaşmak istiyorum. Buyrun, lütfen okuyun:
Tarih milletin hafızasıdır; aynı zamanda yaşadığı sosyal zeminin ve geleceğinin düğümlendiği noktadır. Nasıl ki hafızası sağlıklı olmayan bir insan, bir horoz kesmediği halde kendisini onlarca kişinin katili zannedip polisten köşe bucak kaçabilirse, tarihini doğru dürüst bilmeyen milletlerde de aynı sosyal dengesizlik görülür. İdeolojinin karıştığı bir dönemin tarihini bilmek zaten mümkün değildir. Hiç değilse ideolojinin dışında kalmış dönemi kalın çizgileriyle muhafaza edebilirsek, gelecek nesillere ciddi bir miras bırakmış oluruz.
Geri kalmış ülkelerde unvanları, lakapları ya liderler kendileri beğenip alırlar ya da yakın çevreleri verirler. Mesela Kaddafi dört yıllık subayken darbe yaptı, kendisini albay ilan etti; nice acezelere şakşakçıları tarafından kurtarıcı olarak methiyeler düzüldü. Fakat Kanuni kendisine 'Muhteşem' unvanı vermekten haya ederdi; ona bu unvanı 'La Magnitique' kavramıyla Batılılar verdi. Ne çare ki kimileri üç kuruş kazanmak uğruna veya bazı çevrelerin hoşuna gitmek gayretiyle tarihte yerini almış bir cihangirin imajıyla rahatça oynayabiliyorlar. Aslında rüzgâr kayalardan ne alırsa, bunların gayreti de Kanuni'den onu alır. Çünkü Zigetvar'ın önlerinde fani âleme veda etmesiyle sona eren hayatı yalnız milletine değil, insanlığa mal olmuştur. Zafer üstüne zafer kazanmış, hizmetini yapmış ve gitmiştir. Artık görev tarihçilerindir; dönemini analiz edip gelecek nesillere intikal ettirmelidirler. Unutmamak lazım ki, böyle dev adamların hayatı sırlarla doludur; manevi derinlikten ve ihlastan dolayı da tarihçiler çetrefil soruların muhatabı olduklarını akıldan çıkarmamalıdırlar. Söz gelimi tarihçiler Kanuni'nin hayatında on rakamının ilginç bir yeri bulunduğunda ittifak halindedirler. Kendisi hicri onuncu yüzyılın başında gelmiş, Osmanlı'nın onuncu padişahıdır. On çocuğu vardı. Saltanatı yıllarında on sadrazam, on reisülküttap, on şeyhülislamla çalışmıştır. Döneminde on meşhur şair yaşadığı, on büyük fütuhatta bulunduğu ifade edilir. Bunları esas alarak da dönemindeki bazı eserler şöyle yorumlanıyor: Süleymaniye Camii'nde dört minarenin olması İstanbul'un fethinden sonraki dördüncü padişah Kanuni'yi, minarelerinde on şerefenin bulunması da Kanuni'nin onuncu padişah olmasını sembolize ediyor. Oysa Osmanlı'yı biraz tanıyanın kendilerini öne çıkarmayacağını bilir; çünkü onlar ne yapmışlarsa, Allah rızası, İslamiyet ve milleti için yapmışlardır. Kanuni döneminde yaşamış, onun tarihçisi olarak nitelendirilen Celalzade Mustafa Efendi kitabında Süleymaniye'nin dört minaresinin dört halifeyi, on şerefesinin de cennetle müjdelenmiş on ashabı remzettiğini belirtiyor. Bu da Osmanlı'nın en basit hareketini henüz izah edemediğimizi göstermektedir.
Mohaç Harbi başlamadan önce zırha bürünmüş Macar şövalyeleri savaşın sonucuyla ilgilenmeyip Kanuni'yi öldürmeye yemin etmişler. İlk işleri savaşı yönettiği yeri tespit olmuş. Vuruşanların arasından geçerek oraya yaklaşmaya başlamışlar. Yol alırken pek çokları ölmüş. Yeniçerilerin şiddetli bir mücadeleye giriştiği sırada Kanuni hayatta kalan üç şövalye ile kılıç kılıca gelmiş. Üç şövalyeyi tek başına öldürdüğünde rivayet birliği vardır. Bu mücadelenin olduğu yere sonradan 'Sultan Tepe' adı verilmiş, söz konusu olayın anısına da bir köşk yapılmıştır. Kanuni'yi öldürmek isteyen şövalyelerin sayıları kaynaklarda değişiktir; kimi 35, kimi 52 olduğunu belirtmektedir. Tarihçilerimiz bunu araştırma lüzumunu duymamışlar. Şövalye sayısı bir yana, yüz elli yıldan fazla bir zaman yönetimimizde kalan Macaristan'daki etkilerimiz bile hiçbir tarihçimizin zihnini ciddi bir şekilde kurcalamamıştır.
Avrupa'da gerçek ve kalıcı bir denge kurmak için toplanan Viyana Kongresi'nde Rusya'yı temsil eden Dibiyeviç, Eflak ve Boğdan diye andığımız bugünkü Romanya'nın Osmanlı yönetiminden tamamen ayrılıp Rus ve Avusturya nüfuz bölgesine girmesini savunur. Patavatsızca şunları söyler: "Türkiye'nin hayatı tamamen kaybolmuştur. Bugünkü anlamda bir devlet kuramayacakları aşikardır; komşuları ve yönettikleri kitleler için en büyük felaket haline geldiklerinin ciddi delili padişahlarına yaptıkları muamelelerdir. Dünyanın huzuru için Türk meselesinin halledilmesi şarttır. Hudutlarımızın yanıbaşında kokmaya başlayan bu cesedi bırakamayız."
III. Selim'e karşı ayaklanmayı kasteden Dibiyeviç'in konuşmasını manidar bir şekilde dinleyen kongrenin en önemli aktörü Fransız Taleyran ani bir hareketle başını kaldırır ve gözlerini kapıya diker. Bu hareketi salondaki herkesin dikkatini çeker; önce gülümser, sonra Dibiyeviç'e hitap ettiğini belli eder: "Hiç efendiler! Türklerden kokmaya başlayan bir ölü olarak söz edilmesi üzerine birden Muhteşem Süleyman'ı düşündüm ve bana kapıdan girecekmiş gibi geldi." Kanuni'yi ancak Taleyran idrakindekiler anlar; odun kafalıların harcı değil.
Mehmed Niyazi (Zaman, 05.12.2011)
Evet?
Biz Kanuni Sultan Süleyman'ı ne kadar anladık? Sarayda ve haremindeki 'bize empoze edilen' halinden başka?
Düşünmeye devam...
Related news items:
Newer news items:
Older news items:
|